İbadet

Az Bilinen Sahabiyat Hayatları

Nusaybah bint Ka’ab – Ümmü Ammarah (رضي الله عنہا)

Hazrec kabilesinin Benî Neccâr koluna mensuptur. Annesi Rebâb bint Abdullah’tır. Bedir gazilerinden Abdullah ve bekkâînden Abdurrahman onun kardeşleridir (İbn Sa‘d, VIII, 412; İbn Hacer, VIII, 441). Müslüman olmadan önce evlendiği Zeyd b. Âsım’dan Abdullah, Habîb ve çoğunluğun kabulüne göre (İbn Hacer, I, 490) Temîm adlarında oğulları, Zeyd’in ölümü üzerine evlendiği Gaziyye b. Amr’dan da Havle adında bir kızı doğdu. Bazı kaynaklara göre Gaziyye Temîm’in de babasıdır (İbn Sa‘d, VIII, 412).

Medineli ilk müslümanlar arasında yer alan Ümmü Umâre, İkinci Akabe Biatı’nda kocası Zeyd (İbnü’l-Esîr, V, 407; İbn Hacer, VIII, 334) yahut Gaziyye (İbn Sa‘d, VIII, 415; İbn Hacer, V, 246-247; VIII, 442, 482) ve iki oğluyla bulundu. Bu biata iştirak eden iki kadından biri olmasının yanında savaşlarda en önde yer almasıyla da meşhurdur. Uhud’a, Benî Kurayza Gazvesi’ne Hudeybiye’ye, Hayber’in fethine, Umretü’l-kazâ’ya, Mekke’nin fethine, Huneyn’e ve Yemâme savaşına katıldı. Özellikle Uhud, Huneyn ve Yemâme savaşlarında büyük hizmetler gördü. Uhud’da savaşın şiddetlendiği ve müslümanların zor durumda kaldığı bir sırada kocası Zeyd (İbn Abdülber, IV, 1948) yahut Gaziyye (Vâkıdî, I, 268; İbn Sa‘d, VIII, 412, 415) ve iki oğluyla birlikte Hz. Peygamber’i koruyan pek az sahâbîden biridir. Bu savaşta birçok yerinden yaralandı, ardından bir yıl boyunca yaralarının tedavisiyle uğraştı. Uhud’da gösterdikleri fedakârlıktan dolayı onun ve ailesinin cennette kendisine komşu olmaları için Hz. Peygamber’in dua ettiği ve, “O gün nereye baksam Ümmü Umâre’nin beni korumak için savaştığını görüyordum” dediği rivayet edilmiştir (Vâkıdî, I, 271-273). Ümmü Umâre, Bey‘atürrıdvân’a katılan dört kadın arasında yer aldı (a.g.e., II, 574). Resûl-i Ekrem, Hz. Osman’ın Mekkeli müşrikler tarafından öldürüldüğü haberi gelince Ümmü Umâre’nin kabilesinin konak yerine geldi ve burada bir ağacın altında ashaptan biat aldı. Ümmü Umâre, sahâbîlerin yanlarında çok az silâh bulundurduğu o gün muhtemel bir düşman saldırısına karşı beline bir bıçak bağladığını söylemiştir (a.g.e., II, 603).

Huneyn’de müslümanların baskına uğrayıp dağıldıkları sırada savaşa devam ederek onların tekrar toparlanması için gayret gösteren, bu arada bazı müşrikleri öldüren Ümmü Umâre (a.g.e., III, 902-903), daha önce Hz. Peygamber’in mektubunu Müseylimetülkezzâb’a götüren ve arada işkenceyle öldürülen oğlu Habîb’in (İbn Hacer, VIII, 334) intikamını almak için yemin etti ve bu amaçla katıldığı Yemâme savaşında kahramanca çarpıştı; burada bir ara dağılan müslümanların yeniden toparlanması için uğraşırken on bir yerinden yaralanıp bir elinin kesilmesine rağmen Müseylime’yi aramaya devam etti. Bahçesine saklanan Müseylime’nin, oğlu Abdullah ile Vahşî b. Harb tarafından öldürülmesi üzerine Allah’a şükretti (Vâkıdî, I, 269; Zehebî, II, 282).

Ümmü Umâre nâzil olan âyetleri ve İslâm’ın hükümlerini dikkatle takip ediyordu. “Müslüman erkekler ve kadınlar, mümin erkekler ve kadınlar, ibadet ve itaat eden erkekler ve kadınlar, özü sözü doğru erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, gönlünü ibadete vermiş erkekler ve kadınlar, yardım yapan erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çokça anan erkekler ve kadınlar, işte bunlar için Allah büyük bir ödül hazırlamıştır” meâlindeki âyet (el-Ahzâb 33/35), bir rivayete göre Ümmü Umâre’nin Hz. Peygamber’e gelerek, “Bakıyorum da Kur’an’daki her şey erkekler adına, kadınlardan hiç bahsedilmiyor” şeklindeki sitemi üzerine nâzil olmuştur (Tirmizî, “Tefsîr”, 33; İbn Abdülber, IV, 1949). Ümmü Umâre’nin Hz. Ömer’in hilâfetinin ilk yıllarında öldüğü belirtilmiştir (Ziriklî, VIII, 19; Cum‘a, II, 15). Rivayetleri Sünen-i Erbaʿa’da yer alan Ümmü Umâre’den torunu Abbâd b. Temîm, yeğeni Hâris b. Abdullah, câriyesi Leylâ ve İbn Abbas’ın kölesi İkrime el-Berberî’nin hadis rivayet ettikleri zikredilmiştir (Mizzî, XIII, 92-93; İbn Hacer, VIII, 334, 441). Ancak İkrime’nin ondan aktardığı rivayetlerin muttasıl olmama ihtimali vardır (İbn Hacer, VIII, 442-443). “Oruçlu kişinin yanında başkaları yemek yediği sürece melekler ona dua eder” hadisinin (Tirmizî, “Ṣavm”, 67; İbn Mâce, “Ṣıyâm”, 46) Resûl-i Ekrem’i evinde misafir eden, fakat oruçlu olduğu için kendisi sofraya oturmayan Ümmü Umâre hakkında vârit olduğu kaydedilmiştir.

Asma bint Umais (رضي الله عنہا) 

Babası Umeys b. Ma‘bed ve ünlü damatlara sahip olmakla tanınan annesi Hind (Havle) bint Avf da sahâbîdir. Esmâ’nın on veya dokuz kardeşinden Meymûne bint Hâris Hz. Peygamber’le, Ümmü’l-Fazl Lübâbe bint Hâris Hz. Abbas’la, Selmâ (Sülmâ) bint Umeys Hz. Hamza ile, kendisi de tanınmış sahâbîlerle evlenmiştir. Esmâ bint Umeys’in, Hz. Peygamber Dârülerkam’a girmeden önce müslüman olup ona biat ettiği kaydedilmektedir. İlk kocası Ca‘fer b. Ebû Tâlib’le Habeşistan’a hicret etti. Abdullah, Muhammed ve Avn adlı çocuklarını burada dünyaya getirdi. İbn Hişâm bu çocuklardan sadece Abdullah’ın adını zikreder (es-Sîre, I, 323; IV, 359). Hicretin 7. yılında (628) kocasıyla birlikte Habeşistan’dan Medine’ye geldi. Ca‘fer b. Ebû Tâlib Mûte Savaşı’nda şehid olunca (Cemâziyelevvel 8 / Ağustos 629) Hz. Ebû Bekir’le evlendi (Şevval 8 / Ocak 630). Bu evlilikten, Vedâ haccına giderken yolda dünyaya getirdiği Muhammed doğdu. Hz. Ebû Bekir vefat edince vasiyeti üzerine kendisini Esmâ yıkadı. Daha sonra ilk kocası Ca‘fer’in kardeşi Hz. Ali ile evlendi; ondan Yahyâ ve Avn (bazı rivayetlere göre Muhammed el-Asgar) adında iki çocuğu oldu.

Esmâ bint Umeys Habeşistan’dan döndüğü günlerde kendisini kızı Hafsa’nın evinde görüp tanıyan Hz. Ömer, Mekke’den Medine’ye hicret edenlerin sevap ve fazilet bakımından daha ileride olduğunu söyleyince Esmâ ona itiraz etmiş, kendilerinden önce hicret edenlerin Hz. Peygamber’den ayrılmadığını, aç olanlarının onun tarafından doyurulup cahillerinin eğitildiğini, kendilerinin ise yurtlarından uzakta başka din mensuplarının arasında yaşamaya mecbur kaldıklarını söylemiştir. İlk hicret edenlerden daha az sevaba nâil olma düşüncesi kendisini rahatsız ettiği için durumu Hz. Peygamber’e sormuş, Resûl-i Ekrem de Hz. Ömer ile arkadaşlarının bir hicret sevabı, kendilerinin ise hem Habeşistan’a hem de Medine’ye hicret etmeleri sebebiyle iki hicret sevabı kazandıklarını belirtmiştir (Buhârî, “Meġāzî”, 38; Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 169).

Esmâ’nın rüya tabirinde yetenekli olduğu, Hz. Ömer’in zaman zaman bu konuda onun görüşünü aldığı nakledilmektedir. Hz. Peygamber’in son hastalığında, rahatsızlığının zâtülcenp olduğu düşüncesiyle Habeşistan taraflarında kullanılan acı bir ilâcı Resûlullah’ın istememesine rağmen kendini kaybettiği sırada ağzına sürenlerden biri de Esmâ idi. Hz. Peygamber, bu tatsız ilâcın Habeşistan’dan gelen kadınların işi olduğunu söyleyerek onu ağzına koymamaları yolundaki ikazına uymadıkları için amcası Abbas dışında orada bulunan herkesin ağzına bu ilâcın sürülmesini isteyince Esmâ da bu acı ilâcı tatmak zorunda kaldı (İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî, VII, 754-755). Taberî’nin rivayetinde, Resûl-i Ekrem’in hastalığını tahmin edip ona ilâç verenin Esmâ olduğu ifade edilmektedir (Târîḫ, III, 196).

Esmâ bint Umeys’in mârifetli bir hanım olduğu anlaşılmaktadır. Kocası Ca‘fer-i Tayyâr şehid olduğu zaman onun ölüm haberini Resûl-i Ekrem’in bizzat evine gelerek haber verdiği saate kadar kırk deri tabakladığını söylediğine bakılırsa dericilikle uğraştığı (İbn Sa‘d, VIII, 282), Habeşistan’da öğrendiği şekilde Hz. Fâtıma’ya (Abdülhay el-Kettânî, II, 380) veya Zeyneb bint Cahş’a (İbn Kuteybe, s. 555) tabut yaptığı, göz değmesinden sık sık rahatsızlanan Ca‘fer’den olan çocuklarına Hz. Peygamber’den izin alarak rukye uyguladığı (Tirmizî, “Ṭıb”, 19) rivayet edilmektedir.

Hz. Ömer, ilk müslümanlardan olmasını ve İslâm’a hizmetini dikkate alarak Esmâ bint Umeys’e 1000 dirhem maaş bağladı. Esmâ, oğlu Muhammed b. Ebû Bekir’in Mısır valisi olduğu sırada 38 (658) yılında Muâviye kuvvetleriyle çarpışırken öldürüldüğünü öğrenince çok üzüldü. Evinin mescid olarak kullandığı bir odasına kapanıp öfkesine hâkim olmaya çalışırken göğüslerinden kan geldiği nakledilmektedir. Bu olaydan iki yıl sonra da kocası Hz. Ali’yi kaybetti. Kaynaklarda Esmâ’nın Hz. Ali’den sonra vefat ettiği kaydedilmekle beraber bir rivayette (EI2 Suppl. [Fr.], s. 92) 39 (659-60), diğer bir rivayette ise 40 (661) yılında vefat ettiği belirtilmektedir.

Esma bint Umeys’ten rivayet edilen altmış hadisten biri Ṣaḥîḥ-i Buḫârî’de yer almıştır. Diğer dört Sünen ile Müsned’de (VI, 369-370, 438) bulunan rivayetlerini kendisinden oğulları Abdullah ve Avn b. Ca‘fer, torunu Kāsım b. Muhammed b. Ebû Bekir, kız kardeşlerinin oğulları Abdullah b. Abbas ile Abdullah b. Şeddâd, ayrıca Urve b. Zübeyr, Saîd b. Müseyyeb ve Şa‘bî gibi âlimler nakletmişlerdir.

Ümmü Hakim bint Harith (رضي الله عنہا)

Ümmü Hakîm binti Hâris radıyallahu anhâ Mekke Fethi günü İslâm’la şereflenen bir hanım sahâbî… İslâm’ın amansız düşmanlarından İkrime İbni Ebû Cehil’in hidayetine vesîle olan çilekeş, gayretli, fedakâr bir aile… Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizden eman alıp kocası İkrime’yi bulmak için çöllere düşen canını tehlikelere atmaktan çekinmeyen, sabır ve metânet sâhibi bir hanım…

Ümmü Hakîm binti Hâris (r.anhâ) Kureyş reislerinden İslâm’ın azılı düşmanı olarak bilinen Hâris İbni Hişam’ın kızıdır. Annesi Fâtıma binti Velid binti Muğıyre’dir. O, Cahiliyye döneminde intikam hırsıyla dolu idi. Uzun bir zaman İslâm’a karşı Hind binti Utbe ile birlikte hareket etti. Bedir Gazvesi’nin intikamını almak için Kureyş erkeklerini ve özellikle kocalarını sürekli kışkırtan, kin ve hiddet dolu bir kadın. Uhud Savaşı’nın meydana gelmesine ön ayak olan, def çalarak, şiirler okuyarak erkekleri savaş meydanına sürükleyen, inandığı dâvâ uğruna canını fedâ etmekten çekinmeyen irâdesi kuvvetli bir hanım.

O, Mekke Fethi günü Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimizin engin merhameti ve müsamahası karşısında Hakk’a teslim oldu. İntikam hisleri ve düşmanlık duyguları eriyip yok oldu. Müslümanların Kâbe’de huşû ile ibadet edişlerinin tesirinde kalarak arkadaşı Hint ile birlikte İslâm’ın nuruna koştu. İslâm’la şereflenişi şöyle oldu:

İki Cihan Güneşi Efendimiz Mekke’ye girip Kâbe’yi putlardan temizleyerek Allah’ın birliğini, İslâm’ın yüceliğini, afvını, engin merhamet ve müsamahasını bütün Mekke halkına “sizler serbestsiniz” diye ilân edince Kureyşliler gruplar halinde İslâm’a koştu. Efendimiz Fethin ikinci günü Safa Tepesinde yeni müslüman olanlardan bey’at almağa başladı. Kureyş’in reisi Ebû Süfyan’ın hanımı Hint binti Utbe hanımlardan bir grup oluşturarak Rasûlullah (s.a) Efendimize bey’at etmeğe geldi. Ümmü Hakîm de beraber idi. Erkeklerin bey’atı bitince hanımlara Hz. Ömer (r.a) vasıtasıyla şunlar söylendi: “Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak üzere bana bey’at edin. Zina yapmayın, çocuklarınızı öldürmeyin, iftira etmeyin. Marufta (iyi olan şeyde) bana karşı gelmeyin.” Hanımlar arasından Hint ile Ümmü Hakîm ayağa kalktı ve sözcü olarak: “Ya Rasûlallah! Sen bize ancak doğruyu ve güzel ahlâkı emrediyorsun.” diyerek bey’at ettiklerini söylediler. Hep birlikte kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendiler.

Ümmü Hakîm binti Hâris (r.anhâ) İslâm’a girer girmez ilk hizmeti kendi kocasına oldu. Hidayetine vesîle olmak için Rasûlullah (s.a) Efendimizin yakınına geldi ve İkrime’ye eman vermesini isteyerek: “Ya Rasûlallah İkrime öldürüleceğinden korktuğu için Yemen tarafına kaçtı. Ona eman ver.” dedi. Şefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz: “Ona eman verilmiştir.” buyurdu.

HİDAYETE VESİLE OLAN MÜJDE

Bu müjdeyi alan Ümmü Hakîm (r.anhâ) derhal harekete geçti. Rum asıllı kölesi Akke’yi yanına alarak Yemen tarafına doğru yola koyuldu. Binbir çile ve büyük umutlarla çölleri aşarken kölesi Akke’nin bozuk düşünceleri, eğri niyetleri ile karşılaştı. Fakat o kuvvetli irâde sâhibi, kendine güvenli ve dirayetli bir hanımdı. Kölesini eğleyerek Yemen’e ulaştı. İlk vardığı yerde onu bağlattı. Sonra Tihame sahillerine vardı. Bir gemi kalkmak üzere idi. İkrime’nin bu gemide olabileceğini düşünerek uzaktan: “İkrime!.. İkrime!.. Geri dön İkrime!..” diyerek seslenmeğe başladı. Bu sesi duyan İkrime karşısında hanımı Ümmü Hakîm’i görünce gemiden atlayıp yere indi. Büyük bir heyecan ve sevinç içerisinde kocasına: “İkrime! İnsanların en merhametlisinden senin için eman aldım. Haydi geri dön!” dedi.

İkrime’nin gönlü yumuşamıştı. Bir ömür düşmanlıkla geçirdiği günler aklına geldi. Yaptıklarının hepsine pişmandı. Rahmet Peygamberi’nin engin şefkati ve müsamahası, içindeki intikam hislerini ve düşmanlık duygularını, bir anda eritip yok etti. Muhammedü’l-Emin’e karşı bir sevgi ve hürmet gönlünü doldurdu. Kalbi İslâm’ın nurûna açıldı. Hanımının bunca çilelere katlanarak çölleri aşıp gelmesi onu çok mutlu etti. “Ben de geri dönmeye niyet etmiştim.” diyerek sevincini ifade etti.

Ümmü Hakîm (r.anhâ) kocası İkrime ile birlikte geriye dönmek üzere yola çıktılar. Rum asıllı kölenin yaptıklarını öğrenen İkrime ilk iş olarak onu halletti. Kötü niyetinin cezasını hayatı ile ödetti. Sonra hanımı ile sohbet ederek, yeni bilgiler alarak çölleri aşmağa çalıştı. Kalbini ve kafasını sürekli meşgul eden sorulara cevaplar aradı. Müslümanların Mekke’ye girişlerini, Kureyş’in durumunu, Rasûlullah (s.a)’in tavırlarını ve kendisi hakkında nasıl eman aldığını öğrenmek istedi.

Ümmü Hakîm (r.anhâ) bu soruları fırsat bildi. İkrime’nin gönlünün huzur ve sükûne kavuşması için müslümanların Kâbe’deki ibadetlerini, Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizinengin müsamahasını, bütün herkesi afvedip serbest bırakmasını ve Kureyşli’lerin toplu halde müslüman oluşlarını anlattı ve kendisinin de Hint ile beraber İslâm’a girdiğini söyledi. Bu haberler ile İkrime’nin gönlü iyice yumuşadı. Bunca düşmanlığına rağmen Allah Rasûlünün hiç bir şey olmamış gibi sevgi, şefkat ve merhamet ile davranabilmesi İkrime’de çok büyük hayranlık uyandırdı. Ümmü Hakîm ile birlikte Efendimizin huzuruna geldi ve kelime-i şehadet getirerek İslâm’la şereflendi.

İkrime İbni Ebû Cehil (r.a) sevinç gözyaşları içerisinde: “Yâ Rasûlallah! Bana söylemem gereken en güzel şeyi öğret!” dedi. Efendimiz ona: “Allah’dan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehadet getir” dedi. İkrime: “Başka ne söyleyeyim yâ Rasûlallah?” dedi. Efendimiz: “Allah’ı ve burada hazır bulunanları şahit tutarım ki, ben, müslümanım, muhâcirim, mücâhidim! de.” buyurdu. İkrime: “Allah ve buradakiler şahit olsun ki ben, müslümanım, muhâcirim, mücâhidim.” dedi. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz İkrime ile Ümmü Hakîm (r.anhâ)’nın nikâhlarını yeniden kıydı.

Onlar yeni bir hayata kavuşmuşlardı. Birbirlerine karşı daha hürmetli, hizmetli ve muhabbetliydiler. Sevgileri ebedîleşmişti. İmânî bir neşe içerisinde günlerini geçiriyor, İslâm’ı yaşamak ve yaymak için gayret ediyorlardı. İkrime artık gündüz yiğit, gece âbid olarak İki Cihan Güneşi Efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Şimdi o Hazreti İkrime olmuştu.

KUR’ÂN’A SARILAN SAHÂBÎ

İkrime (r.a) öylesine değişmişti ki, sevgili hanımı Ümmü Hakîm (r.anhâ) bile şaşırmıştı. Kur’an’a öylesine sarılmıştı ki, “Bu benim kitabım!.. Bu Rabbım’ın gönderdiği kitab!..” diye elinden ve dilinden düşürmedi. Sabah-akşam Kur’an’la dost oldu. Onu gözyaşları içerisinde okuyup mânasını derin derin düşündü. Bir gün hanımı Ümmü Hakîm (r.anhâ) yanına geldi ve: “Senin gibi ağlayarak Kur’an okuyan görmedim.” dedi. O da: “Korkuyorum Ümmü Hakîm korkuyorum! Müşrikken yaptıklarım aklıma geliyor sürekli!..” dedi. Ümmü Hakîm sevgili beyini tesellî etmek için İslâm’a girdiği günde Rasûlullah (s.a) Efendimizin “Yâ Rabbi! İkrime’yi affet! Yaptıkları bütün kötülükleri mağfiret et!” diye dua ettiğini hatırlattı.

Ümmü Hakîm (r.anhâ) kocasına hizmeti zevk bilen bir hanımdı. Onun hidayeti için gayret edip yanından ayrılmadığı gibi İslâm’ın güzelliklerini yaşama konusunda da hep beraber oldu. Birgün İkrime sevgili hanımından müsade alarak çıkmak istedi. Ümmü Hakîm nereye? dedi. O da: “Put yapan birini duydum. Gidip onları kıracağım.” dedi. Ümmü Hakîm (r.anhâ)  gülümseyerek sevgili kocasına: “Ey İkrime! Önce kalblerdeki ve kafalardaki putları kır! Çamurdan putları arkanı dönünce yine yaparlar…” dedi.

Ümmü Hakîm (r.anhâ)  cesaret ve şecaat sahibi bir hanımdı. Hz. Ebû Bekir (r.a) devrinde Bizanslılarla yapılan Yermük savaşına kocası İkrime ve oğlu Amr ile birlikte katıldı. Sevgili oğlu ve kocası bu savaşta öylesine kahramanlıklar gösterdi ki komutan Halid İbni Velid (r.a) İkrime (r.a)’a engel olmak istedi. İkrime ise kaçırdığı fırsatları telâfi etmek niyetindeydi. “Beni bırak Halid! Önce yaptıklarımı ödeyeyim.” dedi. Var gücüyle savaş meydanına atıldı. Bir çok yerinden yaralar aldı ve dünyevî susuzluğunu şehadet şerbetini içerek giderdi.

Ümmü Hakîm (r.anhâ) Yermük’te hem şehid hanımı hem de şehid anası oldu. Ecnâdeyn savaşında da kendisi kahramanlar gibi çarpıştı. Bir çadır direği ile yedi düşman askeri öldürdüğü rivâyet edilir. Onun nerede ve ne zaman vefat ettiğine dâir herhangi bir bilgi kaynaklarda zikredilmemektedir. Cenab-ı Hak onlardan râzı olsun. Bizleri de şefaatlerine nâil buyursun. Amin.

Ümmü Süleyman bint Malhan – Rumaisa (رضي الله عنہا) 

Hanım Sahâbîlerin meşhûrlarından. Peygamber efendimize on yıl devamlı hizmet etmekle şereflenen Enes bin Mâlik’in ( radıyallahü anh ) annesi ve Eshâb-ı kiramın meşhûrlarından Hazreti Ebû Talha’nın hanımıdır. Esas adının Sehle, Rümeysâ, Gumeyrâ, Rumeyle, Uneyfe veya Rumeyse isimlerinden birinin olduğu bildirilmektedir. Ümmü Süleym künyesi ile meşhûr olmuştur. Medine’deki Hazrec kabilesinin Necranoğullarından Milhan bin Hâlid’in kızıdır. Annesinin adı, Melike binti Mâlik’tir. Peygamberimizin uğrunda şehîd olan meşhûr Sahâbî Haram bin Milhan ( radıyallahü anh ) Onun erkek kardeşi ve Kıbrıs Adası’nın fethi sırasında şehîd olan Ümmü Hıram da kızkardeşiydi. Hazreti Ümmü Süleym’in Medine’de kaç târihinde doğduğu ve kaç yaşında vefât ettiği kesin olarak bilinememektedir.

Müslüman olmadan önce, kendi kabilesinden Mâlik bin Nadr ile evlenmiş ve O’ndan Enes isminde bir oğlu olmuştur. Eshâb-ı kiramın meşhûrlarından Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) bu zâttır. Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ), Medine’de İslâmiyet yayılmaya başladığı zaman ilk olarak imâna gelenlerdendir. Fakat kocası Mâlik müslüman olmamıştı.

Ümmü Süleym, müslümanlığı kabûl edip, Peygamberimize ( aleyhisselâm ) bîat ettiği sırada kocası Mâlik yanında yoktu. Eve gelip, hanımının müslüman olduğunu öğrenince ona: “Sen dininden çıktın mı? Sapıttın mı?” dedi. Ümmü Süleym: “Hayır, ben dinden çıkmadım ve sapıtmadım. Fakat şu şehrimize gelen zâta (Muhammed aleyhisselâma) îmân ettim” diye cevap verdi ve oğlu Enes’e de İslâm dinini telkin etmeye başladı. Yaşı küçük olan oğluna Kelime-i şehâdeti öğretiyor, Allahü teâlâdan başka ilâh olmadığına ve Muhammed aleyhisselâmın da O’nun Peygamberi olduğuna inanmasını telkin ediyordu. Kocası Mâlik, bunu görünce kızarak: “Benim çocuğumu dinsiz yapıyor, onu bozuyorsun. Vazgeç bundan!” dedi. O da: “Ben Onu bozmuyorum” dedi. Mâlik, Ümmü Süleym’in ( radıyallahü anha ) dîninden vazgeçmediğini anlayınca, kendisine darılıp Şam tarafına doğru çekip gitti. Yolda bir düşmanı ile karşılaşıp öldürüldü. Böylece Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ) dul kalmış oldu. Kocası Mâlik’ten çok iyilik görmüştü. Oğlu Enes’i büyütüp, bülûğ çağına girip, meclislerde söz sahibi oluncaya kadar kimseyle evlenmeyeceğine dair kendi kendine söz verdi. Bir süre dul kaldı.

Hazreti Ümmü Süleym’in kocası ölünce, Medine’de kabilesinin reîsi olup, okçuluğu ile meşhûr olan Ebû Talha, kendisi ile evlenmek için teklifte bulundu. Ebû Talha zengin ve hatırı sayılır bir kimse olmakla beraber henüz müslüman değildi. O da, kabilesi gibi putlara tapıyordu. Bu yüzden, Hazreti Ümmü Süleym, Ona cevap olarak: “Ben, seni istememezlik etmem. Senin gibisi red olunmaz. Fakat sen müşriksin. Ben ise müslümanım, elhamdülillah! Ey Ebû Talha! Sen, bilmez misin ki, bu putların sana bir faydası ve zararı yoktur. Sana zararı ve faydası olmayan bir taşa tapmayı nasıl uygun görürsün? Senin, ilah diye taptığın bu ağaçlar, yerden biter, sonra onu bir marangoz yontar. Bu halde sen, bir tahta parçasına tapmaktan utanmıyor musun?” dedi. Hazreti Ümmü Süleym’in bu sözü, Ebû Talha’nın kalbine te’sîr etti. Hazreti Ümmü Süleym: “Eğer müslüman olup, Allahtan başka ilâh olmadığına ve Muhammed aleyhisselâmın da Onun kulu ve Peygamberi olduğuna şehâdet etsen de seninle evlensem olmaz mı? Bunun için bir mehir (karşılık, bedel) de istemiyorum” deyince, Ebû Talha, ondan mühlet istedi. Düşünüp karar vermek için yanından ayrıldı. İslâmiyetin gerçek bir din olduğunu ve putlara tapınmanın manasızlığını kavrıyarak müslüman olmaya karar verdi. Kısa bir zaman sonra geldi ve “Bana yaptığın teklifi kabûl ettim. Allahtan başka ilâh bulunmadığına ve Hazreti Muhammed’in de ( aleyhisselâm ) Onun Peygamberi olduğuna şehâdet ederim” dedi. Hazreti Ümmü Süleym kendisinin telkini ile müslüman olan Ebû Talha ( radıyallahü anh ) ile evlenmeyi kabûl ederek, yanında bulunan ve bülûğ çağına giren oğluna: “Kalk, ey Enes! Ebû Talha’yı benimle evlendirmek için gereğini yap!” dedi. Böylece Hazreti Ümmü Süleym ile Hazreti Ebû Talha nikahlandılar.

Hazreti Ebû Talha ile olan bu evliliklerinden Ebû Umeyr adında bir erkek çocukları oldu. Babası buna çok sevinmişti. Bu çocuğun, kafeste bir serçe kuşu vardı. Serçenin ölmesi üzerine Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) çocuğa: “Ey Ebû Umeyr serçe ne oldu?” diye lâtife etmiştir. Hazreti Ümmü Süleym’in, oğlu ağır hastalanıp babası Ebû Talha’nın evde bulunmadığı bir sırada ölmüştü. Ümmü Süleym, Onu yıkayıp kefenledi ve evin bir köşesine koydu. Buhurlayıp üzerini örttü. Ev halkına da: “Ebû Talha’ya oğlunun öldüğünü, ben söylemedikçe, hiç biriniz söylemeyiniz!” diye tenbîh etti. Akşam olunca, Ebû Talha ( radıyallahü anh ) eve geldi. “Çocuk nasıldır?” diye sordu. Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ) da: “Çocuğun ızdırabı dindi. Rahatlaştığını sanıyorum!” dedi. Hazreti Ebû Talha, Onun sözünden, çocuğun gerçekten iyileştiğini sandı. Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ) akşam yemeğini hazırladı. Kocası oruçluydu. Ona yemeğini yedirdi, içirdi. O güne kadar hiç yapmadığı şekilde özenerek süslendi. Ona karşı neşeli görünmeye çalıştı. Sonra yattılar. Gecenin sonuna doğru Ebû Talha ( radıyallahü anh ) mescide çıkmak isteyince, Hazreti Ümmü Süleym! “Ey Ebû Talha! Şu komşumuzun yaptığına baksana” dedi. O da: “Ne oldu?” diye sorunca: “Benden emanet bir şey aldılar. Onu geri aldım diye ağlamaya başladılar” dedi. Hazreti Ebû Talha: “Hiç öyle şey olur mu?” deyince, hanımı: “İşte, Allahü teâlâ bize verdiği emanetini geri aldı” diyerek çocuğun öldüğünü kendisine bildirdi. O da bunun üzerine “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” dedi. Sonra sabah namazını kılmak için mescide gitti. Namazdan sonra çocuğunun öldüğünü ve hanımı ile arasında geçen durumu Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimize haber verince her ikisi için de: “Cenâb-ı Hak, bu gecenizi hakkınızda mübârek eylesin!” diye duâ etti. O gece, Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ) oğlu Abdullah’a hamile kalmıştı. Bu çocuk, Ümmü Süleym’in, Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile beraber katıldığı bir harpte dünyâya gelmiş, Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) ona Abdullah ismini koyup, hakkında hayır duâ etmişti. Bu duânın bereketiyle Abdullah bin Talha’nın yedi veya dokuz oğlu olmuştu ki, hepsi de Kur’ân-ı kerîmi ezberleyip, hafız olmuşlardı. Eshâb-ı kiramın hanımlarından Ümmü Atiyye ( radıyallahü anha ) diyor ki: “Resûlullah ( aleyhisselâm ) biz kadınlardan müslüman olduğumuzda, ölüye ağlayıp feryat figan etmeyeceğimize de söz almıştı. Beş kadından başka kimse bu sözünde duramadı. Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) verdiği sözü aynen yerine getirenlerden biri de Ümmü Süleym’dir.”

Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ) dinine son derece bağlı ve sabırlı bir kadındı. Resûlullahı ( aleyhisselâm ) çok severdi. Evinde pişirdiği yemekten, mutlaka ona ayırırdı. Daha Resûlullah efendimiz, Medine’ye yeni hicret etmişlerdi. O sırada Hazreti Ebâ Eyyûb el-Ensârî’nin evinde, kalıyordu. Bir hizmetçisi de yoktu. Müslümanlardan her biri, gücü yettiği miktarda, Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) hediyeler takdim etmişlerdi. Ümmü Süleym de ( radıyallahü anha ); o sırada elinde hediye edecek bir şey bulunmadığı için henüz 12 yaşlarında olan oğlu Enes’i ( radıyallahü anh ) Ebû Talha ile beraber elinden tutarak, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) huzûruna getirdi ve: “Yâ Resûlallah! Enes, terbiyeli bir çocuktur, zekîdir. Müsaade ederseniz, size hizmet etsin! Haddim olmayarak size hediye ettim. Benim oğlum ve Sizin de hizmetkârınızdır” dedi. Hazreti Enes bin Mâlik buyurdu ki: “Peygamberimiz Medine’ye gelişlerinden vefâtlarına kadar, hazarda ve seferde kendilerine hizmet ettim. Yaptığım herhangi bir işten dolayı bana: (Bunu neden böyle yapmadın? veya yapmadığım bir iş için de, bunu böyle yapmasaydın!) demedi.” Hatta bir gün Enes bin Mâlik’i ( radıyallahü anh ), Resûlullah efendimiz bir yere gönderdiğinde eve geç gelmişti. Annesi Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ) “Eve niçin geç geldin?” dedi. Hazreti Enes de: “Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) beni bir işe gönderdi” dedi. Annesi, “Nedir o iş?” deyince: “O, aramızda gizli sırdır” diye cevap verdi. Bunun üzerine annesi: “Resûlullahın ( aleyhisselâm ) sırrını iyi muhafaza et!” dedi.

Hazreti Ümmü Süleym, Eshâb-ı kiramın diğer hanımları gibi harplerin çoğuna iştirâk edip, icabında bizzat dövüşmüştür. Bu harplerin her birinde önemli hizmetler görmüştür. Uhud harbine katılıp, müşrik ordusuyla harb eden askerlere hizmet etti. Kocası Hazreti Ebû Talha, iyi bir okçu ve cesur bir asker olduğundan hep Resûlullah’ı ( aleyhisselâm ) korumakla meşgûldü. Oğlu Enes ( radıyallahü anh ), yaşı küçük olduğu halde, bu harbe o da gelmişti. Su tulumlarını doldurup annesi Ümmü Süleym’e ( radıyallahü anha ) ve Hazreti Âişe’ye veriyordu. Bu harbin en şiddetli bir zamanıydı. Bir ara askerler arasında panik baş göstermiş, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) yanından ayrılmışlardı. Resûlullah efendimiz, yanındaki 12 kişi ile hiç yerinden ayrılmamış, sebat göstermişti. Bu çok tehlikeli harp gününde, Hazreti Âişe ile Hazreti Ümmü Süleym, asker arasında, durmadan arkalarında kırbalarla su taşıyorlar ve yaralıların ağzına su veriyorlardı. Bu kapları (kırbaları) boşalınca son derece bir çeviklikle geri dönüp gelerek kırbaları dolduruyorlar, sonra yine acele edip yaralılara su veriyorlar, onların yaralarını sarıyorlardı.

Hendek harbinde ise, bütün çocuklarla birlikte kale gibi bir evde mahfûz kalmışlardı. Harbe katılamamıştı. Hicretin yedinci (m. 629) senesinde Hayber savaşında, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) maiyetinde bulunuyordu. Fetihten sonra esîrler arasındaki Hazreti Safiyye, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) hanımı olmak şerefine kavuşmuştu. O zaman, gelin oluncaya kadar Hazreti Safiyye’yi, Ümmü Süleym’e ( radıyallahü anha ) evine ve emrine tevdi buyurdular. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile birlikte Mekke’nin fethinde de bulunmuştur. Bunun arkasından Hazreti Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ), Huneyn savaşına da bizzat iştirâk etmiştir. Bu sırada oğlu Abdullah’a hamileydi. Buna rağmen eline bir hançer geçirmiş hazır vaziyette bekliyordu. Bu harp esnasında kocası Hazreti Ebû Talha, tebessüm ederek, Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) yanına geldi ve “Yâ Resûlallah! Ümmü Süleym’in ( radıyallahü anha ) hançerini gördün mü?” diye sordu. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ), Ümmü ( radıyallahü anha ) hançerini gördün mü?” diye sordu. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ), Ümmü Süleym’e ( radıyallahü anha ) dönerek: “Ey Ümmü Süleym! Bu hançer ile ne yapacaksın?” buyurunca, o da dedi ki: “Ben bunu, bu günler için hazırlamıştım. Hele müşriklerden birisi bir kerre yanıma yaklaşsın!.. Bununla karnını deşerim.” Harp meydanında en cesâretli kahraman mücâhidlerden bile öne geçerdi. Huneyn harbinde, bir ara müslüman saflarında bir dağılma baş gösterdiği sırada, Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ) hançerini çekip, sebat göstermiş, arslanlar gibi düşmana saldırmıştı.

Eli hançerli Ümmü Süleym (r.anha.), Resûlullaha ( aleyhisselâm ) gelerek, “Eğer, izin verirseniz, paniğe uğrayıp, senin yanından ayrılanları da öldüreyim!” dedi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), ona cevabında: “Ey Ümmü Süleym! Allahü teâlâ bize yetişti ve zafer ihsân etti” buyurdu.

Hazreti Ümmü Süleym’in faziletleri çoktur. Peygamberimize ve Onun hanımlarına çok hizmet etmiştir. Peygamberimiz, Onun hakkında buyurdu ki: “Rüyamda Cennete girdim. Bir de baktım ki, Ebû Talha’nın hanımı Rumeysâ (Ümmü Süleym) de oradaydı.” O, Resûlullahı çok sevdiği gibi, Resûlullah ( aleyhisselâm ) da Onu ve bütün ailesini severdi. Hanımlarından başka kimsenin evine gidip istirahat etmediği halde, Hazreti Ümmü Süleym’in evine giderdi. Orada âdetleri üzere kaylûle yaparlar, öğleden evvel biraz uyurlardı. Namaz vakti gelince, hasırdan seccadeleri serip, Onun çocukları ile beraber namaz kılardı.

Hazreti Ümmü Süleym’in oğlu Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ) şöyle anlatıyor: Resûlullah ( aleyhisselâm ) Medine’ye geldiği zaman ben küçüktüm. Annem Hazreti Ebû Talha ile evlenmişti. Ebû Talha çok fakîr kalmıştı. Çünkü malının tamamını Resûlullaha ( aleyhisselâm ) hediye etmiş, O da fakirlere sadaka olarak dağıtmasını istemişti. Bir iki gün hiç yemek yemeden geçirdiğimiz zamanlar olurdu. Bir gün annemin eline biraz arpa geçmişti. Onu un yaptı ve iki ekmek pişirdi. Komşudan azıcık süt istedi. Ebû Talha’yı da çağır, beraber yiyelim dedi. Ben de sevinerek çıktım. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Eshâb-ı kiram ile oturuyorlardı. Yâ Resûlallah annem sizi çağırıyor dedim. Kalktılar, Eshâb-ı kirama da kalkınız buyurdular. Eve yaklaştık. Ebû Talha’ya ( radıyallahü anh ): “Hiç bir şey hazırladın mı ki, bizi davet ediyorsun?” buyurdular. “Yâ Resûlallah, dünden beri bir şey yememişim, evde bir şey olacağını zannetmiyorum”, dedi. “Peki, Ümmü Süleym bizi niçin davet etti, eve bir bak!” buyurdular. Ebû Talha içeri girdi. Ümmü Süleym (r.anha.), iki arpa ekmeği pişirdim, komşudan da biraz süt istedim. Enes’i seni çağırması için gönderdim, dedi. Ebû Talha dışarı çıkıp Ümmü Süleym’in ( radıyallahü anha ) dediklerini söyledi. Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) “Zararı yok, içeri girelim” buyurdular. Kendileri, Ebû Talha ve ben içeri girdik. “Ekmekleri getirin” buyurdular. Mübârek ellerini ekmeklerin üzerine koydular, parmaklarını açtılar ve on kişi çağırın buyurdular. Çağırdım, “Oturunuz, bismillah deyip, parmaklarımın arasından yiyiniz!” buyurdular. Bu on kişi, bu şekilde yeyip doydular. “On kişi daha çağırın” buyurdular. Çağırdım. Onlar da aynı şekilde doydular. Böylece Eshâb-ı kirâm’dan yetmişüç kişi yeyip doydular. Sonra üçümüz yedik, doyduk. Sonra ekmekleri annem Ümmü Süleym’e ( radıyallahü anha ) verdiler. “Al, ye ve kime istersen yedir” buyurdular.

Resûlullah ( aleyhisselâm ) efendimiz, çok kerre Hazreti Ümmü Süleym’in ( radıyallahü anha ) evine teşrîf eder ve orada istirahat ederlerdi. Bir gün, istirahat için uyudukları bir sırada, mübârek alınları terlemişti. Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ) mübârek alınlarının terini silmeye başladıkları zaman uyandılar ve Ona sordular: “Yâ Ümmü Süleym! Ne yapıyorsun?”Cevabında: “Yâ Resûlallah, bereket için alnınızın terini mendille alıyorum, bunu saklıyacağım” Hazreti Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ), Resûlullahın mübârek terini, böyle mendil ile toplar ve bunu bir şişe içinde saklardı.

Yine bir ara Resûl-i Ekrem efendimiz, Hazreti Ümmü Süleym’in ( radıyallahü anha ) evinde bir su tulumunun ağzından su içmişlerdi. Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ) bu tuluma, Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mübârek ağızları dokundu diye bereketlenmek için sakladı ve bir daha kullanmadı.

Hazreti Ümmü Süleym’in Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) sevgisi, saygısı ve hizmeti çoktu. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) de Ümmü Süleym’e ( radıyallahü anha ) iltifât gösterirlerdi. Ona çok duâ etmişlerdi. Kendisine, ailesine ve çocuklarına hayır ve bereket istemişlerdi. Nitekim Ümmü Süleym (r.anha.), Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) hizmet etmesi için oğlu Enes bin Mâlik’i götürüp teslim ettiklerinde, Ona duâ etmelerini istedi. Peygamberimiz de ( aleyhisselâm ) Hazreti Enes hakkında, ömrünün uzun ve hayırlı olması, mal ve evladının çok olması ve sahip olduğu her şeyin feyizli ve bereketli olması için duâ etmişti. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) duâsı bereketiyle Enes bin Mâlik ( radıyallahü anh ), 103 yaşına kadar yaşayarak, 80 evlâdı, bunlardan; 78’i erkek, yalnızca ikisi kız olmuştur. Malı da sayılamıyacak kadar çoktu. Hazreti Ömer’in halifeliğinde halka fıkıh ilmi öğretmek için Basra’ya gidip 91 (m. 710) târihinde orada vefât etti.

Hazreti Ümmü Süleym’in erkek kardeşi Haram bin Milhan ve kız kardeşi Ümmü Hiram da, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) iltifâtına mazhar olmuştur. Hazreti Ümmü Süleym’in evine sık sık gitmesi Resûlullaha sorulduğunda, buyurdu ki: “Ben, Ümmü Süleym’e acıyorum. Çünkü O’nun erkek kardeşi (Haram bin Milhan) bana yardım ederken şehîd olmuştur.”Ümmü Süleym’in ( radıyallahü anha ) kızkardeşi Ümmü Hirâm’ın ( radıyallahü anha ) evi de Resûlullahın ( aleyhisselâm ) ziyâret ederek şereflendirdiği yerlerdendi. Bazen kaylûle için oraya gider, uyurlardı. Bir gün uykudan kalktıklarında tebessüm ederek Ümmü Hirâm’a buyurdular ki: “Ümmetimden bir kısmını gemilere binip, kâfirlerle gazâya giderler gördüm.”Ümmü Hirâm ( radıyallahü anha ) bu müjdeyi duyunca, “Yâ Resûlallah! Duâ et, ben de onlardan olayım” dedi. “Yâ Rabbi! Bunu da, onlardan eyle!” buyurdu. Hazreti Mu’âviye ( radıyallahü anh ) zamanında Ümmü Hirâm ( radıyallahü anha ) kocası ile gemilere binip Kıbrıs’a cihad etmeye gitti. Orada attan düşüp şehîd oldu (Bkz. Ümmü Hirâm ( radıyallahü anha ).

Bir ara Resûlullah ( aleyhisselâm ) hac için Mekke’ye gidiyorlardı. Ümmü Süleym’e buyurdular ki: “Ey Ümmü Süleym! Bu sene bizimle hacca gelir misiniz?” O da: “Yâ Resûlallah! Kocamın iki bineceği vardı. Bunlardan birini kendisi, birini de oğlu için alıp, hacca gidiyor. Bana bir binecek kalmadı” dedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), Ümmü Süleym’i ( radıyallahü anha ) mübârek hanımlarının develerine bindirip hacca götürdüler. Yolda kadınların develeri, arkadan geliyordu. Bunların hizmetinde de, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) kölesi Enceşe ( radıyallahü anh ) vardı. Hazreti Enceşe develeri yürütmek için nağmeli sözler söylüyordu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) bunu işitince: “Enceşe, Enceşe!. Yavaş söyle, yavaş söyle! Kadınlar rahatsız olmasınlar” buyurdu.

Hazreti Ümmü Süleym, çocuk terbiyesi bakımından üstün bir bilgi sahibiydi. Çocukları çok güzel terbiye eder ve yetiştirirdi. Oğlu Hazreti Enes, bu husûsta şöyle bildiriyor: “Allahü teâlâ anneme iyi karşılıklar versin! Bana çok iyi bakıp, çok iyi yetiştirdi.”

Hazreti Ümmü Süleym, hadîs ilminde çok bilgi sahibiyi. O da, birçok dîni mes’eleleri halleder, Eshâb-ı kiramın çözemediği birçok mahrem meselelere cevap verirdi. Kendisinden Hazreti Ebû Hureyre, oğlu Enes bin Mâlik, Hazreti Zeyd bin Sabit, Hazreti Ebû Seleme ve Hazreti Amr bin Âs gibi bazı Eshâb-ı kiram, hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Bir ara Eshâb-ı kiramdan Hazreti Zeyd bin Sabit ve Hazreti Abdullah İbn-i Abbâs, bir mes’ele hakkında ihtilâfa düşmüşlerdi. Gelip kendisine sordular. O da meseleyi halletti ve ikisinin de ikna olacağı cevaplar verdi. Ümmü Süleym ( radıyallahü anha ) mahrem meseleleri Resûlullah’a ( aleyhisselâm ) sormaktan çekinmezdi. Çünkü Peygamberimizin süt teyzesi idi.

Resûl-i Ekrem efendimiz ( aleyhisselâm ) da’vetlere icabet eder ve verilen ziyâfetin sadaka olup olmadığını sormazdı. Çünkü âdet olarak ziyâfetler sadaka olarak değil, hediye olarak verilirdi. Bunun gibi Hazreti Enes’in annesi Ümmü Süleym ve yine Enes’in rivâyet ettiği üzere, bir terzi Resûl-i Ekrem’i da’vet etmiş ve Resûl-i Ekrem’e kabak yemeği ikram etmiştir. Ayrıca İranlı bir zât Resûl-i Ekrem’i da’vet etti. Resûl-i Ekrem: “Âişe de beraber mi?” diye sordu. O ise: “Hayır” deyince, Resûl-i Ekrem: “Ben de gelemem!”buyurduktan sonra, adamın tekrar daveti üzerine Hazreti Âişe ( radıyallahü anha ) ile davete icabet ettiler. Da’vet eden kendilerine, yemek olarak erimiş kuyruk yedirdi. Resûl-i Ekrem, hepsinin yemeğini yedi ve kendilerine bir şey sormadı.

5) Hansa (Tamadur bint Amr) (رضي الله عنہا) 

Peygamberimizi görmek ve sohbetinde bulunmakla şereflenen Hz. Hansâ, ser­vet gibi, evladın da insanın yanında Allah’ın bir emaneti olduğunun şuurundaydı. İcap ettiğinde o emaneti hakiki sahibine vermek gerektiğine inanıyordu. Dört oğlunu hep bu düşünceyle büyütmüştü. Artık gözü gibi baktığı, büyüttüğü ciğerpareleri Allah yolunda cihat edebilecek yaşa gelmişlerdi.

Bu arada İslam mücahitleri zaferden zafere koşuyorlardı. Müslümanlar artık İran sınırına dayanmışlardı. Hz. Ömer’in hilafeti zamanında İran’ı fethetmek için ordu hazırlanıyordu. Bu haberi alan Hz. Hansâ, dört oğluyla birlikte gönüllü olarak bu mücahitler ordusuna katıldı. Ordu, Medine’den dualarla, salavatlarla uğurlandı. Yorucu bir yolculuktan sonra mücahitler, İran ordusuyla karşı karşı­ya geldiler. Vakit gece idi. Gün ışığıyla birlikte kıyasıya bir savaş başlayacak­tı.

Asıl ismi “Temâdur bint-i Amr” olan Hz. Hansâ (r.anha), bir anne olarak çocukları­nı çok seviyordu. Ancak Allah’a ve Resûl’üne duyduğu sevgi her şeyin üzerindeydi. Onun Rabb’ine teslimiyet ve bağlılığını hiçbir şey engelleyemezdi. Allah rızası için canından, malından, evladından geçebilirdi. Hem onları bugün için büyütmemiş miydi? Bir anne için yavrularının şehitlik makamını kazanmala­rından daha büyük bir saadet düşünülebilir miydi? Oğullarını yanına çağırdı. Onlarla konuşmak, konuştukça coşturmak istiyordu.

Hz. Hansâ şairdi. Cahiliye Devri’nde yapılmış çeşitli şiir yarışmalarına katıl­mış ve pek çok derece almıştı. Hattâ şair Cerirî’nin ve “şairlerin reisi” unvanının sahibi Şair Nâbiga’nın takdirlerini kazanmıştı. Bunun için hitabeti çok kuvvetli ve tesirliydi. Oğullarının yüzüne anne şefkatiyle şöyle bir baktıktan sonra ağ­zından şu ifadeler döküldü:

“Yavrularım, sizi Müslüman olmaya kimse zorlamadı. Kendi isteğinizle Müslüman oldunuz. Kendi iradenizle mücahit ordusuna katıldınız ve buralara kadar geldiniz. Ken­disinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’a yemin ede­rim ki, siz hep bir annenin oğlu olduğunuz gibi, hep bir babanın da çocuklarısı­nız. Ben sizin babanızın namusunu korudum, ona ihanet etmedim. Dayınızı da mahcup edecek bir ahlaksızlıkta bulunmadım. Şerefinize leke sürdürmedim. Soyunuzu değiştirip bozmadım.

“Sizler, Allah yolunda savaşan mücahitlere Rabb’inizin hazırladığı sevabı bi­li­yor­su­nuz. Baki olan ahiret yurdunun fâni olan dünyadan daha hayırlı olduğu­nu da biliniz. Cenâb-ı Hakk’ın, ‘Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. Cihat için hazırlıklı olun, birlik ve beraberlik içinde bulunun.’[1]buyurduğunu ha­tırlayınız.

“Ciğerparelerim! Yarın inşallah sağ salim sabaha erişirseniz, basiretli bir şe­kilde, sa­bır ve sebatla düşmana saldırın. Onlara karşı sadece Allah’tan yardım isteyin. Harp kı­zıştığında düşmanın can alıcı yerine kadar gidin. Onların ku­mandanıyla dövüşün. Zafer elde ederseniz ganimete kavuşursunuz; şehit olur­sanız cennete girer, ikrama nail olursunuz.”

Sabah olduğunda Hz. Hansâ’nın oğulları yerlerinde duramıyorlardı. Bir an önce şehit olmak ve annelerini sevindirmek istiyorlardı. Harp bütün şiddetiyle başladı. Hansâ’nın (r.anha) oğulları ve diğer mücahitler arslanlar gibi savaştılar. Tarihe mal olan kahramanlıklar gösterdiler. Ve nihayet şehitlik makamına nail oldular.

Biraz sonra savaş Müslümanların galibiyetiyle neticelendi. Hz. Hansâ’nın dört oğlu da şehitlerin arasındaydı. Haber vermek için gelenler üzgündü. Bu acılı haberi nasıl bildireceklerdi? Bütün metanetlerini toplayarak, dört oğlunun da şehitler içerisinde bulunduğunu söylediler. Hz. Hansâ’nın feryatlar içerisin­de bağırmasını beklerken, onun son derece sakin hâlini görünce şaşırdılar. Da­ha da şaşıracaklardı; çünkü onların vermekte tereddüt ettiği bu haberi Hz. Hansâ bir müjde olarak karşılamıştı. Evet, onun gibi kadere inanmış ve teslim olmuş, Re­sû­lul­lah’ın sohbetinde bulunmuş, çocuklarını böyle bir gün için yetiş­tirmiş bir anne için bundan daha büyük bir müjde düşünülebilir miydi? Nitekim sevincini şu dua ile açığa vurdu:

“Yavrularımın şehit olmasıyla beni şereflendiren Allah’a hamd olsun! Rabb’imden beni onlarla birlikte rahmetinin altında toplamasını ümit ve niyaz edi­yorum.”[2]

Hayatın, servetin ve evladın kendi yanında Allah’ın bir emaneti olduğunun şuurunda olan ve gerektiğinde bu emanetleri hakiki sahibine vermekten çekin­meyen annelere müjdeler olsun!

Fatima bint Muhammed (رضي الله عنہا) 

Fatıma bint Muhammed. İsminin anlamı; “sütten kesilen bebek” demektir. Efendimiz’in (sas) 5. çocuğu ve en küçük kızıdır. Miladi, 605 yılında Mekke’de dünyaya gelmiştir.

Efendimiz’in (sas) çocukları arasında Hazreti Fatıma’nın (ra) yeri çok farklıdır. Çünkü Efendimiz (sas) ile en uzun zaman birlikte olan ve O’nun (sas) ) vefatından sonra kutlu neslini devam ettiren evladıdır. Ayrıca Hazreti Ali’nin (ra) de hanımı olması, hayatı hakkında en ince ayrıntısına kadar bilgi sahibi olmamızı sağlamıştır. Onu burda anlatmaya sayfalar yetersiz kalır.

Hazreti Fatıma (ra), Hazreti Ali (ra) ile evlenmiştir. Bu evlilikten 3’ü erkek, 2’si kız olmak üzere 5 çocuğu olmuştur. İsimleri ise; Hasan, Hüseyin, Muhassin, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm. Kızlarının isimlerini, çok sevip özlediği ablalarının ismini vermiştir. Erkek çocuklarının isimlerini ise Efendimiz (sas) vermiştir.

Hazreti Fatıma’ya (ra) Ümmü Ebîhâ (Babasının annesi) derlerdi. Çünkü kendisine bu ismi Efendimiz (sas) vermiştir.

Âişe validemiz anlatıyor: “Sesi ve konuşma şekli Resulullah’a Fatıma kadar benzeyeni görmedim. Fatıma, Resulullah’ın huzuruna girdiğinde ayağa kalkar, onu öper, “Hoş geldin!” der ve elinden tutup kendi oturduğu yere oturturdu. Resulullah da (sas) Fatıma’nın yanına girince o, ayağa kalkar, onu öper ve elinden tutardı.”(49)

Efendimiz (sas) kızı hakkında şöyle demiştir. “Fatıma benden bir parçadır. Onu sevindiren beni sevindirmiş,onu üzen beni üzmüş olur.”(50)

Bir gün Hazreti Ali (ra) ile Fatıma validemiz aralarında tartışmışlar. Her nasıl olmuşsa Efendimiz (sas) de bundan haberdar olmuş. Olayı bize aktaran sahabî diyor ki: “Yüzünde derin bir üzüntü olduğu halde Efendimiz (sas), Ehl-i Beyt’in hanesine girdi.” Evin içinde olan olayı Hazreti Ali (ra) anlatıyor: “Efendimiz (sas) içeriye girdi; Fatıma’yı sağına, beni soluna oturttu. Önce Fatıma’nın elini tuttu göğsünün üzerine koydu. Sonra benim elimi tuttu; Fatıma’nın elinin üzerine koydu. Bizi öylece barıştırdı. Güldük, konuştuk, sohbet ettik. Efendimiz (sas) çok mutlu bir şekilde evden çıktı.” Sahabe diyor ki: “Eve girerken çok üzüntülü idi, çıkarken O’nun (sas) güldüğünü gördük ve merakla sorduk: ‘Ya Resûlallah! Eve girerken çok üzgündünüz ama şimdi çok sevinçlisiniz? Ne oldu? Bu halinizi bize anlatır mısınız?’ Efendimiz (sas) dedi ki: ‘En çok sevdiğim iki insanı barıştırdım. Ben sevinmeyeyim de ne yapayım? Sevdiğim iki kişinin arasını bulunca, beni sevinmekten hangi şey alıkoyabilir ki?’”

Efendimiz’in (sas) vefatı ile gülmeyi unutan Hazreti Fatıma (ra); bu kedere daha fazla dayanamayıp 6 ay sonra kendiside 27 yaşında vefat etmiştir.

Ümmü Seleme (رضي الله عنہا) 

Seksen dört yaşında vefat ettiğine göre bi‘setten on üç yıl kadar önce (milâdî 597) doğmuş olmalıdır. Adının Remle olduğu rivayeti doğru değildir. Hind isminden çok Ümmü Seleme künyesiyle tanınır. Kureyş kabilesinin Benî Mahzûm koluna mensuptur. Soyu Resûl-i Ekrem’in soyu ile yedinci dedeleri Mürre’de birleşir. Babası Ebû Ümeyye cömert olduğu ve birlikte seyahat ettiği yolcuların yiyeceklerini karşıladığı için “Zâdü’r-rekb” (kafilenin azığı) unvanıyla anılırdı. Annesi Firâsoğulları’ndan Âtike bint Âmir el-Kinâniyye’dir. Sahâbeden Abdullah, Âmir, Züheyr, Muhâcir, Reyta ve Karîbe onun kardeşleri, Hâlid b. Velîd amcasının oğludur. Ümmü Seleme önce diğer bir amcasının oğlu, Hz. Peygamber’in sütkardeşi ve halası Berre bint Abdülmuttalib’in oğlu Ebû Seleme el-Mahzûmî ile evlendi. Kocası İslâm’ı kabul eden on birinci, kendisi on ikinci kişidir. Kocası ile birlikte Habeşistan’a hicret ettiler. Mekkeliler’in İslâmiyet’i benimsediğine dair asılsız bir haber üzerine Mekke’ye döndüler. Ümmü Seleme, Akabe biatlarından bir yıl önce kocasıyla beraber Medine’ye hicret etmek üzere yola çıktıysa da Mahzûmoğulları onun hicretine izin vermedi. Kocası Ebû Seleme’nin ailesi oğlu Seleme’yi, “Bu çocuk da bizim ailemize mensuptur” diyerek onu Ümmü Seleme’nin elinden aldı ve anne ile oğlunu birbirinden ayırdı. Bunun üzerine Ebû Seleme tek başına hicret etti. Hem kocasından hem oğlundan ayrılan Ümmü Seleme bir yıl boyunca göz yaşı döktü. Onun bu durumuna dayanamayan iki aile Ümmü Seleme ile oğlunun birlikte hicretine izin verdi. Ana oğulun yalnız başına Medine’ye doğru gittiğini gören ve o sırada henüz müslüman olmayan Osman b. Talha Medine’ye kadar onlara refakat etti. Böylece Kureyş kabilesinden Medine’ye ilk hicret edenler Ümmü Seleme ile kocası oldu. Ümmü Seleme’nin çocukları Ömer, Dürre ve Zeyneb’i Medine’de dünyaya getirdiği (İbn Hacer, el-İṣâbe, VIII, 222) veya bütün çocuklarını Habeşistan’da doğurduğu rivayet edilmektedir (Zehebî, I, 151). Bunlardan İbn Ebû Seleme diye bilinen Ömer, Resûl-i Ekrem’in, “Oğlum, besmele çek, sağ elinle ye ve hep önünden ye!” diye kendisine yemek âdâbını öğretmesiyle tanınır (Buhârî, “Eṭʿime”, 2, 3; Müslim, “Eşribe”, 108).

Ümmü Seleme’nin ilk eşi Ebû Seleme, Uhud Gazvesi’nde aldığı yaranın daha sonra nüksetmesi üzerine hastalandı. Önce eşinden ölümü halinde kimseyle evlenmemesini istediyse de daha sonra bu görüşünden vazgeçerek ona mutlaka evlenmesini öğütledi, ayrıca kendisinden daha hayırlı biriyle evlenmesi için dua etti. Ebû Seleme vefat edince (4/625) Ümmü Seleme kocasının ardından günlerce ağladı ve Resûl-i Ekrem’e ne yapması gerektiğini sordu, o da kocasından daha hayırlı birini eş olarak kendisine nasip etmesi için Allah’a dua etmesini söyledi. Kendisine önce Hz. Ebû Bekir, ardından Ömer evlenme teklif etti, fakat bu teklifleri kabul etmedi, daha sonra da Resûlullah’tan evlenme teklifi geldi. Ümmü Seleme bu teklifi olumlu karşılamakla birlikte hem yaşlı hem de kıskanç bir kadın olduğunu, ayrıca çok sayıda çocuğu bulunduğunu ileri sürdü. Hz. Peygamber ona kendisinin daha yaşlı olduğunu, kıskançlığını gidermesi için Allah’a dua edeceğini, çocuklarına da sahip çıkacağını söyleyince Ümmü Seleme evlenme teklifini kabul etti (Müsned, IV, 27-28; VI, 307; Müslim, “Cenâʾiz”, 3, 4) ve 4. yılın Şevvalinde (Mart 626) ümmehâtü’l-mü’minîn arasına katıldı. Bazı gazvelere eşlerini de götüren Resûl-i Ekrem ile Hayber ve Tâif seferlerine iştirak etti.

Ümmü Seleme çok güzel bir kadındı. Hz. Âişe onun güzelliğini duyduğu zaman kendisini kıskandığını, yüzünü görünce anlatılandan daha da güzel olduğunu farkettiğini söylerdi (İbn Hacer, el-İṣâbe, VIII, 151-152, 224). Resûl-i Ekrem isabetli görüşleri sebebiyle Ümmü Seleme’nin fikrini alırdı. Meselâ Hudeybiye Antlaşması’nda Mekkeliler’e büyük tâvizler verildiğini düşünen müslümanlar üzüntü içinde iken Resûlullah onlara kurbanlarını Hudeybiye’de kesmelerini ve tıraş olmalarını emrettiği ve bunu üç defa tekrarladığı halde hiç tepki vermediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Ümmü Seleme’nin yanına giderek üzüntüsünü dile getirdi. Ümmü Seleme ona dışarı çıkıp kurbanını kesmesini ve kendisini tıraş ettirmesini, ardından ashabının da mutlaka bu davranışlarını izleyeceğini söyledi. Hz. Peygamber onun tavsiyesini uyguladı ve gerçekten Ümmü Seleme’nin dediği gibi oldu (Buhârî, “Şürûṭ”, 15). Bir defasında Ümmü Seleme, Resûl-i Ekrem kendi hücresinde iken Cebrâil’i insan kılığında gördü. Cebrâil gittikten sonra Hz. Peygamber ona bu şahsın kim olduğunu sorunca Dihye b. Halîfe el-Kelbî diye cevap verdi, Resûlullah da onun Cebrâil olduğunu bildirdi (Müslim, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 100). Resûl-i Ekrem’in en son vefat eden eşi Ümmü Seleme’dir. 62 (681) yılında Medine’de öldü ve Bakī‘ Kabristanı’na defnedildi. Bu tarih 59 (679) ve 61 (680) olarak da zikredilmiştir. Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehid düştüğü haberi gelince (61/680) üzüntüsünden bayılması, müslümanların kendisine tâziyede bulunması onun en erken bu yılın sonlarına doğru vefat ettiğini göstermektedir.

Resûlullah’ın eşleri arasında Hz. Âişe’den sonra en çok hadis rivayet eden Ümmü Seleme olmuştur. Kendisi Resûl-i Ekrem’den başka ilk kocası Ebû Seleme’den, Ca‘fer b. Ebû Tâlib ve Hz. Fâtıma’dan 378 hadis rivayet etmiş, bu sebeple “ashâbü’l-miîn” (200 ile 1000 arasında hadis rivayet eden on sahâbî) arasına girmiştir. Habeşistan’a hicret eden müslümanların Mekke’ye iade edilmesi için Necâşî Ashame’ye gönderilen heyetle ilgili olayları ve Ashame’nin huzurunda yapılan konuşmaları en geniş şekilde Ümmü Seleme rivayet etmiştir (Müsned, I, 201-203; V, 290-292). Rivayetlerinden on üçü Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ve Ṣaḥîḥ-i Müslim’de, üçü yalnız Ṣaḥîḥ-i Buḫârî’de, üçü de yalnız Ṣaḥîḥ-i Müslim’dedir. İlminden dolayı Hz. Peygamber’in hanımları arasında Hz. Âişe ile en iyi geçinen Ümmü Seleme’dir. Onun ilme olan merakı sebebiyle Resûl-i Ekrem’e birçok soru sorması, kadınların da ihtilâm olduğu, boy abdesti alırken saç örgüsünü çözmeye gerek bulunmadığı, insanın kendi çocukları için yaptığı harcamalardan dolayı sevap kazandığı gibi konuları rivayet etmesi önemli kabul edilmektedir. Sahâbe neslinin kadın müctehidleri arasında yer alan Ümmü Seleme, uzun bir hayat sürdüğü için daha sonraki yıllarda müslümanların çeşitli sorularını cevaplandırmış ve isabetli görüşleriyle çağdaşlarına yol göstermiştir. Kendisinden çocukları Ömer ile Zeyneb, kardeşi Âmir, âzatlı köleleri Abdullah b. Râfi‘, Nâfi‘, Sefîne, Ebû Kesîr, ayrıca İbn Abbas, Hz. Âişe, Ebû Saîd el-Hudrî gibi sahâbîler; Hasan-ı Basrî’nin annesi olup kendisinin de hizmetinde bulunan Hayre, Amre bint Abdurrahman, Saîd b. Müseyyeb, Esved b. Yezîd, Hişâm b. Urve, Şa‘bî, Süleyman b. Yesâr, İbn Ebû Müleyke, Mesrûk b. Ecda‘ gibi tâbiîler rivayette bulunmuştur. Sahâbe içinde otuz kadar oldukları söylenen Kur’an hâfızları arasında Ümmü Seleme’nin adı da zikredilmektedir. Onun diğer hâfızlardan farklı yönü birçok âyeti Resûl-i Ekrem’den ilk defa duymasıdır.

Ümmü Seleme hakkında Emine Ömer Harrât Ümmü Seleme el-ʿâḳıletü’l-ʿâlime ümmü’l-müʾminîn ve Emine Emizyân Hasenî Ümmü Seleme Ümmü’l-müʾminîn adıyla birer eser yazmıştır (bk. bibl.). Ayrıca Hafsa bint Abdülkerîm ez-Zeyd Ümmü’l-müʾminîn Ümmü Seleme raḍıyallāhu ʿanhâ ve cühûdühü’d-daʿaviyye (1414/1994, Câmiatü’l-İmâm Muhammed b. Suûd el-İslâmiyye külliyyetü’d-da‘ve ve’l-i‘lâm) ve Ubeydullah Ebü’l-Kāsım Muhammed Refîk Müsnedü Ümmi’l-müʾminîn es-Seyyide Ümmi Seleme min Müsnedi’l-İmâm Aḥmed b. Ḥanbel (1404, Câmiatü Ümmi’l-kurâ külliyyetü’ş-şerîa ve’d-dirâsâti’l-İslâmiyye) adıyla yüksek lisans tezi hazırlamışlardır.

Hind bint Utbah (رضي الله عنہا)

Babası Utbe ve annesi Safiyye bint Ümeyye tarafından Hz. Peygamber ile aynı soydan gelir. Kendisi azılı İslâm düşmanlarından biri olduğu halde kardeşi Ebû Huzeyfe İslâmiyet’i ilk kabul edenlerden biriydi. Hind önce Hâlid b. Velîd’in amcasının oğlu Hafs (Fâkih) b. Mugīre el-Mahzûmî ile evlendi ve bu evlilikten Ebân adında bir oğlu oldu. Kendisini aldattığını sanan kocasının onu babasının evine gönderdiği, yanıldığı anlaşıldıktan sonra ise Hind’in kocasını terkettiğine dair rivayet çeşitli kaynaklarda yer almıştır (Heysemî, IX, 264-265). Eş seçiminde titiz davranan Hind, babasına başvurarak kendisiyle evlenmek isteyenlerin adlarını değil vasıflarını söylemesini istedi (İbn Sa‘d, VIII, 235-236) ve adaylardan İslâmiyet aleyhindeki faaliyetlerin içinde yer alan Ebû Süfyân’ı seçti. Bu evlilikten de Muâviye ve Utbe adlı oğulları ile Cüveyriye ve Ümmü’l-Hakem adlı kızları dünyaya geldi. İslâm aleyhtarlığı hususunda kocasından geri kalmayan Hind, kardeşi Ebû Huzeyfe’nin Bedir Gazvesi’nde düşman saflarında gördüğü babasını mübârezeye davet etmesine sinirlenerek onu bir şiirle hicvetti. Babası Utbe ve kardeşi Velîd ile amcası Şeybe’nin bu savaşta öldürülmesi üzerine onların intikamı alınıncaya kadar ağlamayacağını, koku sürünmeyeceğini ve kocasıyla beraber olmayacağını söyleyerek Kureyşliler’den bu savaşta kaybettikleri yakınlarının intikamını almalarını istedi. Uhud Gazvesi’nde müşrik ordusuna kumanda eden Ebû Süfyân’ın yanında yer aldı ve Kureyşli diğer kadınlarla birlikte def çalıp şiir okuyarak orduyu savaşa teşvik etti. Bedir Gazvesi’nde yakınlarını öldüren Hamza’yı öldürmesi için Vahşî b. Harb’e mükâfat vaad eden Mekkeliler’den biri de Hind idi. Hind, ciğerini çiğneyeceğini ve organlarından gerdanlık yapıp boynuna takacağını söylediği Hamza’yı öldürdüğü takdirde Vahşî’ye bütün takılarından ve yanında bulunan mallardan başka 10 altın vereceğini söyledi. Vahşî de Hamza’yı uzaktan attığı mızrakla şehid ederek karnını yardı ve ciğerini Hind’e götürdü. Hamza’nın ciğerini alıp çiğnediği için “âkiletü’l-ekbâd” (ciğer yiyen kadın) diye anılan Hind’in bütün takılarını Vahşî’ye verdiği, bunların yerine başta Hamza olmak üzere diğer şehidlerin organlarını keserek gerdanlık ve halhal olarak taktığı, Mekkeli kadınları da böyle yapmaya teşvik ettiği belirtilmektedir.

Resûl-i Ekrem’in kızı Zeyneb, Mekke’den Medine’ye hicret etmek üzere hazırlık yaptığı sırada Hind onun yanına gelip “amcamın kızı” diye hitap ederek kendisine yardıma hazır olduğunu söylediyse de Zeyneb hicretine engel olunacağından korktuğu için ona Medine’ye gitmeyi düşünmediğini söyledi (Taberî, II, 469).

Hind’in İslâmiyet’e karşı olan düşmanlığı Mekke’nin fethine kadar devam etti. İslâm ordusu Mekke’ye yaklaştığı sırada müslüman olan Ebû Süfyân, kendi evine sığınanlara Hz. Peygamber’in eman vereceğini Mekkeliler’e söylediği zaman ona herkesten önce Hind karşı çıktı ve kocasının sakalından tutarak öldürülmesini istedi; ancak Ebû Süfyân’dan bir gün sonra o da müslüman oldu. Rüyasında putların kendisini ateşe ittiğini, Resûlullah’ın ise onu kurtardığını görünce İslâmiyet’i kabul etmeye karar verdiği söylenmekte, ayrıca kendisine, bir gün önceki fikrini değiştirerek neden müslüman olmaya karar verdiğini soran kocasına, Mekke’nin fethedildiği gün müslümanların Kâbe’de sabaha kadar nasıl ibadet ettiklerini seyrettiğini, o güne kadar Kâbe’de Allah’a bu şekilde ibadet edildiğini görmediğini ve bu durumun kararını değiştirmesine sebep olduğunu anlattığı belirtilmektedir. Hind’in bu kararı üzerine Ebû Süfyân, karısının henüz Resûlullah’ın yanına varmadan öldürülebileceğini düşünerek Hz. Peygamber’in huzuruna itibarlı biriyle gitmesini tavsiye etti. Hind de kıyafet değiştirerek Hz. Ömer’in veya Hz. Osman’ın yahut kardeşi Ebû Huzeyfe’nin himayesinde o sırada Ebtah mevkiinde veya Safâ tepesinde bulunan Resûl-i Ekrem’in yanına gitti. Ona biat etmek isteyen kadınların arasına karışarak huzuruna çıktı. Resûl-i Ekrem kadınlardan Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, iftirada bulunmamak ve iyi iş yapma hususunda Peygamber’e karşı gelmemek üzere (el-Mümtehine 60/12) kendisine biat etmelerini isteyeceğini söyleyince Hind erkeklerden istemediği şeyleri kadınlardan istediğini, bununla beraber biat edeceklerini söyledi. Yüzü kapalı olduğu için Resûl-i Ekrem onu tanıyamamıştı. Biat konularından biri olan hırsızlık yapmama meselesi üzerinde durulurken Hind kocasının cimri olduğunu, kendisinin ve çocuklarının bütün ihtiyaçlarını karşılamadığını, bu sebeple ona sormadan malından harcama yaptığını belirterek buna hakkı olup olmadığını sordu. Hz. Peygamber de aşırı gitmemek şartıyla onun malından kendisine ve çocuklarına yetecek kadar bir miktarı alabileceğini ifade etti (Buhârî, “Büyûʿ”, 95; Müslim, “Aḳżıye”, 7-9). Orada bulunan Ebû Süfyân daha önce aldıklarını kendisine helâl ettiğini söyleyince Resûl-i Ekrem Hind’i tanıdı. Kadınların zina etmemesi üzerinde konuşulurken Hind söze karışarak hür kadının zina edemeyeceğini söyledi. Sıra çocukları öldürmeme maddesine gelince, “Onları siz öldürdünüz” veya, “Biz onları küçükken yetiştirdik, büyüdükleri zaman sen onları Bedir’de öldürdün” dedi. İftira üzerinde durulurken Hind tekrar söze karışarak şunları söyledi: “İftira çirkin şeydir, sen bize güzel ahlâkı emrediyorsun.” Peygamber’e karşı gelmeme teklifi üzerine de, “Biz bu yüce divana sonradan isyan etmemek niyetiyle geldik” dedi. Resûl-i Ekrem biat sırasında kadınların eline dokunmamakla beraber Hind’in Hz. Peygamber’e elini uzattığı, muhtemelen kınasız olması yüzünden Resûlullah’ın onun avucunu yırtıcı hayvan pençesine benzettiği ve onun görünüşünü kınayla değiştirmedikçe biatını kabul etmeyeceğini söylediği rivayet edilmektedir (Ebû Dâvûd, “Tereccül”, 4).

SondakikaWorld CEO | Co Founder | Web Developer | Graphic Designer

Tepkiniz nedir?

İlgili Yazılar

1 of 10.896

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir