İbadet

Bir İnsan Nasıl Meleklerden Üstün Olabiliyor? Bir İnsan Nasıl Hayvandan Aşağıya Düşüyor?

“Ben Yeryüzünde Bir Halife Yaratacağım.”
(Bakara: 30)

“Andolsun ki Biz Âdemoğullarını Üstün Bir İzzet ve Şerefe Mazhar Kıldık.”
(İsrâ: 70)

“Biz İnsanı En Güzel Bir Biçimde Yarattık.”
(Tîn: 4)

En Şerefli Varlık da İnsan.

“Sonra Onu Aşağıların Aşağısına İndirdik.”
(Tîn: 5)

“Gerçekte Onlar Hayvanlar Gibidir; Hatta Onlar, Daha Şaşkın Haldedirler.”
(Furkân: 44)

“Çünkü İnsan Çok Zâlim ve Çok Câhildir.”
(Ahzâb: 72)

En Şerli Varlık da İnsan.

BİR İNSAN NASIL MELEKLERDEN ÜSTÜN OLABİLİYOR?
BİR İNSAN NASIL HAYVANDAN AŞAĞIYA DÜŞÜYOR?

“İnsanı ne güzel yarattı ve onu nâmütenâhi nimetlerle donattı. İnsan kâinâtın hülâsası; arzın ve melekûtun, ceberut ve lâhutun özü ve mânâsıdır. Zira mufassal olarak yaratılmış ne ki varsa, hülâsa olarak insanda mevcuttur.

Hazret-i Ali -kerremallahu veche- Efendimiz bunu şöyle ifâde ediyor: ‘Devân sendedir bilmezsin, Derdin de sendendir görmezsin, Sen kendini küçücük bir cirim zannedersin, Hâlbuki bütün âlemler sende dürülmüştür (de bilmezsin).'”

(Ömer Öngüt -kuddise sırruh-)

Büyük Mücadele:

Bir insan var meleklerden üstün oluyor, bir insan var hayvandan elli derece aşağıya düşüyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Andolsun ki biz Âdemoğulları’nı üstün bir izzet ve şerefe mazhar kıldık.” buyuruyor. (İsrâ: 70)

Mükerrem vasfına nâil olabilmek için nefsi tezkiye, ruhu talim ve terbiye etmek gerekiyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Mümin-i kâmil olanlar, Allah katında bazı meleklerden de efdâldir.” (İbn-i Mâce)

Bu fazilet; has kulların, Allah-u Teâlâ’ya yönelmesiyle, ibadet ve taatte bulunmasıyla, kişinin nefsine galebe çalmasıyla mümkün olur.

İnsan nefse galip gele gele, sıyrıla sıyrıla, temizlene temizlene meleklerin fevkinde olur. Mümin-i kâmil’in meleklerden üstün olduğu yer burası, ama oturana bir şey yok. Çünkü meleklerde derece yok. Yaratılış üzere duruyor. Ama insanlarda derece var, nefisle yaptığı mücadele sayesinde meleği bile geçiyor.

Ona öyle yollar açar ki bazı meleklerden dahi üstün olur. Bu üstünlük nefse çaldığı galebe ile Hazret-i Allah’a sıdkıyla yönelmekle, O’nun emrine itaat etmek ve nehyinden içtinap etmekle oluyor. Tabii ki Cenâb-ı Hakk zaten murad ederse bir rehber-i sadık onu çıkarır. Allah-u Teâlâ’nın o rehber-i sadıka verdiği kuvvet ve kudretle yavaş yavaş ruhu çıkarır. Dilediği yere kadar. Fakat ruh ile nefis beraber çıkması icap ettiğinden mücadele yapılması gerekiyor. Şimdi bunlar Hazret-i Allah’ın has kulları oluyor.

Bir de bu kadar nimetle, ziynetle donattığı halde, o bunu kendisinden biliyor, “Benim bu!” diyor, yolunu değiştiriyor.

İşte bu, nefsine uymaktır. Binaenaleyh Hazret-i Allah, has kullarına olan hidayetlerini artırıyor, onun da zulmünü artırıyor. Çünkü o, Hakk’ı istiyor, Hakk’a tekarrüb ediyor. Ötekisi şeytana uymuş, onu takip ediyor.

“Andolsun ki biz cinlerden ve insanlardan pek çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, fakat o kalplerle anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapık ve şaşkındırlar. Ve işte onlar gafillerdir.” (A’râf: 179)

Ve fakat insan olarak yaratıldığı halde Allah-u Teâlâ’nın tespihini terk eden inkâr eden kimseler de hayvandan elli derece daha aşağı düşer.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Gerçekte onlar hayvanlar gibidir; hatta onlar, daha şaşkın haldedirler.” (Furkân: 44)

Bir insan nereye çıkabiliyor. Bir insan nereye inebiliyor? Burası çok mühim.

Demek ki insanda bu hassa var. Eğer bu hassayı parlatırsa melekleri geçebiliyor. Ama mazallah bir de sıfat-ı hayvaniyeye düşerse hayvan olarak çıkar. Bunun sebebi nefsini ıslâh edemedi. Haset, riyâ, kin, kibir, şehvet, gadap, tamah, yalancılık gibi sıfatlardan hangi sıfat kişiyi yakalarsa, dünyada yaptığı icraatları o sıfat üzerine yapar.

Çok akıllı gördüğüm insan nefsine uymuş, heva ve hevesiyle gidiyor. Nefis, imansız götürüyor, sıfat-ı hayvaniye ile gidiyor.

Aslında merhametlilerin en merhametlisi olan Hazret-i Allah, hiçbir zaman kuluna azap etmez, cehennemine atmaz. Fakat bir kul Hakk’ı bırakır, nefis putuna tapar, şeytana uyar, dünyaya dalarsa, o zaman kendi nefsine zulmettiği için şeytanı ile beraber cehenneme atılır.

Ahsen-i Takvim – Esfel-i Safilin:

Allah-u Teâlâ indirdiği kitaplar ve gönderdiği peygamberler vasıtası ile hayır ve şer, iyilik ve kötülük yollarını göstermiş, kullarına da iyi ve kötüyü ayırdedecek kabiliyetler vermiştir.

Âyet-i kerime’de:

“Biz ona iki de yol gösterdik.” buyuruyor. (Beled: 10)

Hidayet Allah-u Teâlâ’nın, kendi zâtını bilmek için lütuf ve keremi ile kullarında halkettiği muvaffakiyettir. Hidayetin zıddı dalâlettir. Dalâlet doğru yoldan sapmaktır. Hidayetin neticesi iman, dalâletin neticesi imansızlıktır.

Hidayeti de dalâleti de ancak Allah-u Teâlâ yaratır. Bir insanda dalâlet yaratması, o insanın kendi arzusu ile sapıklık yolunu şeçmiş olmasındandır. Yoksa kul iradesini dalâlete yöneltmedikçe, Allah-u Teâlâ onu zorla sapıklığa düşürmez. Çünkü insanda hidayet ve iman fitrîdir, yaratılışında vardır. Dalâlet ve küfür insanın cüz’î iradesini kötüye kullanmasından dolayı sonradan ârız olmuştur.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Hidayet kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamber’e muhalefet edip inananların yolundan başkasına uyan kimseyi döndüğü yolda bırakırız.

Ahirette de kendisini cehenneme sokarız. Ne kötü bir durak yeridir orası!” (Nisâ: 115)

“Onların ahirette hiçbir nasibi yoktur.” (Âl-i İmran: 77)

Bir imtihan sahnesi olan dünyada insanları kendi serbest iradeleriyle başbaşa bırakmış, iradelerini küfre sarfeden insan ve cinlerle cehennemi dolduracağını vâdetmiştir.

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Fakat ‘Andolsun ki cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla tamamen dolduracağım.’ diye benden kesin söz çıkmıştır.” (Secde: 13)

Bu beyan-ı ilâhîden cinlerin de insanlar gibi ilâhi tekliflerle mükellef oldukları anlaşılıyor. O bakımdan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz için “Resulüs-sekaleyn” denilmiştir. Bu ise onun insanlarla cinlerin, dünya ile âhiretin peygamberi olduğunu ifade eder.

Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde şeytanı ve onun şaşırtıp yoldan çıkardıklarını cehenneme koyacağını vâdetmiş;

“Andolsun ki cinlerden ve insanlardan pek çoğunu cehennem için yarattık.” buyurmuştur. (A’raf: 179)

Şu kadar var ki bunlar cebren ve kendi yaptıkları ve sebep oldukları şeyler dikkate alınmadan cehennemlik olmuş değildirler. Allah-u Teâlâ onları “Ahsen-i takvim” olarak yaratmış, kalp, akıl, göz ve kulak vermiş iken; onlar kendilerine verilmiş olan fıtrî kuvvet ve kabiliyetleri Hakk’ı bâtıldan ayırdetmek için kullanmamışlar, bunun tabii neticesi olarak da “Esfel-i Sâfilin”e düşmüşler, kendilerini cehenneme yakıt yapmışlar.

Allah-u Teâlâ ezelî ilmi ile biliyordu ki, bunlar ileride taahhütlerini yerine getirmeyecekler, kulluk vazifelerini yapmayacaklar, fıtratlarındaki marifeti ve diğer güçleri Hakk yolunda kullanmayacaklar, hevâ ve heveslerine uyacaklar. İşte o zaman Allah-u Teâlâ onların kalplerini mühürleyecek ve artık onlar cehennemlik olacaklar.

Bu ise Allah-u Teâlâ’nın onları doğrudan doğruya cehenneme zorlaması değil, cennete zorlamasıdır.

Bir de şu var ki, bu nokta sırf O’nun iradesine bağlıdır. O’nun iradesine hiç kimse müdahale edemez. O ne mecburdur, ne de sorumludur.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Allah yaptığından sorumlu değildir, onlar ise sorguya çekileceklerdir.” (Enbiyâ: 23)

İnsan Olabilmek
Nefsin Tezkiyesi, Ruhun Terbiyesinden Geçer:

Nefsin tezkiyesi, ruhun talim ve terbiyesi ile insan, insan olur. Sonra insan-ı kâmil olur, sonra fenâ olur; lâfla değil…

İşte icraatı yapan o nefistir, sıfat-ı hayvanî ile yürüyor, Allah’ım şerrinden korusun.

Tarikât-ı âliye’ye intisap etmekten murad nefsin tezkiyesi, ruhun tekâmüliyeti ve o hayvanî sıfatları bir bir izale etmektir.

Kalp hastadır. Onun için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:

“Zikrullah kalplerin şifâsıdır.” (Münâvî)

Çünkü hastadır, marazlıdır. Bu marazlı kalple ahirete gidersek hayvan olarak sıfat-ı hayvanî ile gideriz.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” buyuruyorlar.

Hangi sıfatla öldüysen öyle haşrolunursun. Çok açık bir şey.

Nefsin hoşlanmadığı şeyi yap da hoşlandığı şeyden kaçın. Yani nefsinin sevdiğini yapma, sevmediğini yap. Ruhun hoşlandığı şeyi yaparsan kurtuluşa vesiledir.

Nefsi size şöyle tarif etmiştik:

“Nefsimin küçücük olduğunu gözümle görsem -ki Allah-u Teâlâ dilediğine gösterir-, bu küçük nesne bin parçaya ayrılsa, bir parçasından Allah’ıma sığınırım. Değil binde birinden, tozundan Allah’ıma sığınırım. Çünkü onun şerrinden ve hile-i desiselerinden beni ancak Rabb’im kurtarır.”

İmran bin Husayn -radiyallahu anhümâ-dan rivâyete göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şu duâyı talim buyurmuştur:

“Ey Allah’ım! Bana hidayetimi ilham et. Beni nefsimin şerrinden koru.” (Tirmizî)

Nefsi terbiye etmek için birinci plânda ölümü çok anmak ve çöl yolculuğuna çıkacak olan bir insanın bu tehlikeli yolculuktan başka bir şey düşünmediği gibi düşünmek lâzımdır.

Şu kadar var ki lütuf ancak Allah-u Teâlâ’dan gelir. Kişi helâl lokma yemeye dikkat ederse, ihlâs ile ibadetlerine devam ederse, nefsinin arzu ettiği şeyi yapmayıp, arzu etmediği şeyi tercih ederse, merdivenden yukarıya çıkmaya başlar. Tarikat-ı âliye merdivenlerine bu üç şeyle çıkılır. Bütün bunlar ilâhî lütuftur, O verecek ki sen yürüyeceksin. Merdivene basa basa çıkarsın.

Ruh ve nefis iki ordu gibidir, devamlı harp halindedirler. Hangi taraf ne kadar alırsa orası onundur. Hepsini alırsa işgal eder, diğerini esir alır.

Ruh iyiliğe meyyaldir, nefis kötülüğe meyyaldir. Hangisi beslenirse o iktidara geçer.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” (Ahzâb: 4)

Biz size iki kalp vermedik ki, birini Hazret-i Allah’ın muhabbetine vereceksiniz, diğerini masivaya.

O bir kalbe eğer muhabbet-i Mevlâ dolarsa masiva sakıt olur. Fakat masiva dolarsa muhabbet-i İlâhi olmaz.

Nazargâh-ı ilâhî olan kalbi Hazret-i Allah kendisi için halketmiştir. Binaenaleyh o kalpte Hazret-i Allah’ın muhabbeti mevcutsa, daha doğrusu Hazret-i Allah mevcutsa, masivâ o kalbe giremez.

Para varsa kasada kesede, malı varsa dükkanda evinde olacak, fakat bunlar kalbe girmeyecek. Eğer kalbe girerse kalbi ifsad eder ve muhabbet-i Mevlâ o kalpte bulunmaz.

Hakk ile olmayan, o binayı nefis ve şeytana tahsis etmiştir, Hakk’ın ihsan ve ikrâm ettiği lâtifeleri ifsad etmiştir. Bir düşman bir eve girdiği zaman evi tahrip ettiği gibi, bu iki düşman da kalbi ve bütün vücudu ifsad ederler. Kişi artık görünüşte insan, fakat icraatıyla hep hayvan, hatta hayvandan da elli derece daha aşağı. Zira o hayvan amma, Yaratan’ını biliyor ve tesbihini yapıyor.

Yerdeki ve gökteki, canlı ve cansız her şey Cenab-ı Allah’ı zikretmektedir. En çok cemâdat, sonra nebâtât, sonra hayvanat ve insanlar.

Bunun için ihvana ders esnasında sonradan lâfza-i celâl verilişinin hikmeti budur. Lâfza-i celâl’de hararetli bir nur vardır. Bir taraftan nefsi kalpten çıkarmakla diğer taraftan masivayı çıkarmakla meşguldür. Bunun için “Allah! Allah! Allah!” derken o muhabbet-i İlâhi ile beraber tevhid köklerini kalbe ekmeye, serpmeye diğer taraftan masiva ile nefsin arzularını yakmaya gayret eder. Bunu çok yad eden, yad ede, ede, ede Hakk ile olur, kalbine O’nun muhabbeti dolar. O’nunla olduğu zaman hayattadır, O’nsuz olduğu zaman vefattadır.

Allah’ım hıfz-u himayesinde, tasarruf-u ilâhi’sinde bulundurduğu kullardan etsin. Zât’ına has bir kul, yani O’nun beğendiği gibi bir kul, Habib’ine ümmet etsin, rızâ yolunda çalışmayı ve cihadı nasip etsin.

Hayat-ı Ebedî:

Hayat-ı ebedî demek; ölümsüz bir hayat demektir. Onlar için ölüm yok. Birinci ruh alınıyor amma ikincisi kabirde, onlar için ölüm yok.

İnsan olarak ölebilmek, insan-ı kâmil olarak ölebilmek, sıddık olarak ölebilmek. Bunlar için ölüm yok.

Bu da ancak Hazret-i Allah’ın kudsî ruh ile desteklediği kullarıdır. Birinci ruh gidiyor amma ikinci ruh kalıyor. O alınan ruh da cennet-i âla’ya gidiyor. Onun için bu da ancak ve ancak Hazret-i Allah’ın dilediğine dilediği kadar vermesiyle olur. Yoksa bir insanla bir çöp arasında hiç fark yoktur.

Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:

“Müminler ölmezler. Ancak bir evden bir eve naklolunurlar.”

Mümin-i kâmil olanlar ise ayrıdır.

Bir kümesten bir saraya gider. Oranın saraylarının kerpiçleri altın ve gümüşten, inciden olan da var. İşte ruhu’l-hakiki tekâmül ettiği zaman, bu hale erdiği zaman o insan ölmüyor buna hayat-ı ebedî denir. Yalnız kuş kafesteydi çıkamıyordu. Uçtu, makam-ı asliyesine gitti. Kafesi bile unuttu. Çünkü o kafeste yerleşmişti. Nefisle mücadele ediyordu. Ona galebe çaldı. Makam-ı asliyesi çok güzeldi oraya uçtu.

Fakat nefis galebe çalarsa ona artık hayat-ı ebedî değil de hayat-ı zulmanî var. Dünyada hayvani icraatlarını yapar, ölür ve ruh hangi sıfatta öldüyse o sıfata bürünür.

İnsan bir şey yapar, fakat yaptığının ne olduğunu bilmez. O ise sıfatının icraatını yapar. Yapa yapa o sıfatla ahirete çıkar.

İnsanda ruhu’l-hakiki öyle bir yükseliyor ki, melekleri dahi geçebiliyor. Melekler ona hayran.

Bir de sıfat-ı hayvanî var ki, insanı hayvanın elli derece aşağısına düşürür. Hayvanın derecesinde kalmıyor. O insan olarak yaratılmıştı, insanlığını bıraktı hayvanlığını ele aldığı için hayvanlığın elli derece aşağısına düştü. Çünkü diğeri hayvan olarak yaratılmıştı ve mesuliyeti ona göreydi. Ama insan olarak yaratılıp hayvan sıfatına girdiği için bu kadar aşağıya düşüyor.

İnsan şimdi sahnede hiç farkında değil. Her sözü zaptediliyor. Her hareketinin fotoğrafı çekiliyor. Üstelik toprak üzerinde bulunuyoruz. Her yaptığımız işten toprağın haberi var. Onun için Zilzâl Sûre-i şerif’inde Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmaktadır:

“İşte o gün yer, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabb’in ona konuşmasını emretmiştir.” (Zilzâl: 4-5)

Bu sefer toprak herkese ne yaptığını kendisine haber verecek. Toprak dediğin zaten bir perdedir. Allah-u Teâlâ onu toprak yaratmış. Yarın onu insan gibi konuşturacak, her yapılan işleri haber verecek. Fakat biz bundan tamamen gafiliz. İşte bir gün olacak bu perde kalkacak, hakikatler ortaya çıkacak. Nedamet çok olacak, fakat faydası hiç olmayacak.

Tîn Sûre-i Şerif’i:

Tîn Sûre-i şerif’i aynadır. İnsanın bir tarafta mükerrem oluşunu, bir tarafta aşağıların aşağısına düşmesini beyan eder. Mükerrem yaratılan insanın; küfür, isyan, günah, zulümle nasıl kirlendiği, esfel-i safiline düşmüş olduğu anlatılır.

Bu mübârek Sûre-i celîle muhtevâsı bakımından en güzel bir biçimde yaratılan insanı ele almakta; yaratılış gayesini unutanları, Yaratan’ını inkâr edenleri Allah-u Teâlâ’nın aşağıların aşağısına indireceği beyan edilmektedir.

İlk dört Âyet-i kerime’de incir, zeytin, Sinâ dağı ve Mekke-i mükerreme üzerine yemin edilerek; insanın Ahsen-i takvîm olarak yaratıldığı bildirilmektedir.

Mütebâki Âyet-i kerime’lerde ise; en güzel yaratıldığı halde inkâra saplanan, dini yalanlayan kişilerin esfel-i sâfilîne indirilecekleri; bir müminin de güzel amelleri karşılığında cennetlere nâil olacağı; Allah-u Teâlâ’nın hüküm verenlerin en güzeli olduğu haber verilmektedir.

Mükerrem İnsan:

Tîn Sûre-i şerif’i incir ve zeytine yemin edilerek başlamaktadır.

“İncire andolsun ki!” (Tîn: 1)

Yedi yüz elliden fazla çeşidi olan incir, Kur’an-ı kerim’de zikredilen mübarek meyvelerdendir.

İncir çekirdeği çok küçüktür, fakat incir çekirdeğinde incir ağacı gizlemiştir. Bu öyle bir sırdır ki, gerçek mahiyetini ancak Allah-u Teâlâ bilir. Bilinen kadarıyla anlatılmaya kalkılsa yine çok uzun sürer.

“Zeytine andolsun ki!” (Tîn: 1)

Allah-u Teâlâ kan ve gübre arasından sütü çıkardığı gibi, su ile taş arasından da saf, tatlı ve faydalı olan zeytin yağını çıkarmıştır. Bütün bunların hepsi insanların faydalanmaları ve o yüce Yaratıcı’ya şükret-meleri içindir. Düşünen akıllar için bunlarda ne büyük ibretler ve hikmetler vardır.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Zeytin yağını yiyiniz ve kullanınız. Çünkü bu yağ mübarektir.” (İbn-i Mâce: 3320)

Nûr Sûre-i şerif’inin 35. Âyet-i kerime’sinde mübarek, yani bereketli bir ağaç olduğu belirtilmiştir.

Gerek incir ve gerekse zeytin, meyvelerin en faydalılarıdır. Her ikisi de insan hayatı için hem bir gıda, hem bir şifâ deposu, hem de mühim bir ticaret metaıdır, diğer meyvelere göre faydaları pek çoktur.

“Sina dağına andolsun ki!” (Tîn: 2)

“Tûr-i sinâ”, Musa Aleyhisselâm’ın Allah-u Teâlâ ile konuşma şerefine erdiği güzel bir dağdır.

Tûr Sûre-i şerif’inin 1. Âyet-i kerime’sinde de bu mübarek dağa yemin edilmekte, Müminûn Sûre-i şerif’inin 20. Âyet-i kerime’sinde bu dağda yetişen zeytinden bahsedilmekte, yine bazı Âyet-i kerime’lerde bu dağa işaret edilmektedir.

“Bu güvenilir şehre andolsun ki!” (Tîn: 3)

Bu “Emin Belde”, Muhammed Aleyhisselâm’ın doğup büyüdüğü, yaşadığı ve peygamber olarak gönderildiği Mekke-i mükerreme şehridir. Allah katında şehirlerin en şereflisi ve en muteberidir. Allah-u Teâlâ emin bir sığınak olmak üzere Kâbe-i muazzama’yı orada kurdurdu. Orayı güvenli haram bölge ve müslümanların kıblesi kıldı. Emniyet, hayatın en önemli şartlarından birisidir.

Beled Sûre-i şerif’inin 1. Âyet-i kerime’sinde de bu mübarek beldeye yemin edilmekte, En’âm Sûre-i şerif’inin 92. Âyet-i kerime’sinde “Şehirlerin anası” olduğu belirtilmekte, yine bazı Âyet-i kerime’lerde bu mübarek şehre işaret edilmektedir.

Nübüvvet nurunun aydınlattığı bu gibi mübarek yerlere yemin edilmesinin mânâsı; mukaddes yerlerin şeref ve kudsiyetini, Peygamber Aleyhimüsselâm ve Evliyâullah Hazerâtı’nın oturduğu bu beldelerdeki hayır ve bereketin tasavvurun hâricinde bir lütuf olduğunu gözler önüne sermektedir.

Hülâsa olarak Allah-u Teâlâ Tin Sûre-i şerif’inde:

“İncire ve zeytine. Sina dağına ve şu güvenilir şehre andolsun ki!” (Tîn: 1-2-3)

Buyurarak, mübarek meyvelerden olan incire ve zeytine, Musa Aleyhisselâm’ın Rabb’ine münacaatta bulunduğu Tur dağına ve Muhammed Aleyhisselâm’ın doğup büyüdüğü Mekke-i mükerreme şehrine yemin etmiş, daha sonra da bu yeminlere cevap olarak şöyle buyurmuştur:

“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn: 4)

Allah-u Teâlâ bu beş yeminden sonra, insanı en güzel bir biçimde yarattığını beyan etmesi; bu hususa çok büyük nazar edilmesi gerektiği, Yaratıcı’nın güzelliğini, kuvvet ve kudretini insanın işitmesi ve görmesi içindir.

Âyet-i kerime’de geçen “Takvim” kelimesi; kıymet biçmek, kıymetlendirmek mânâlarına gelir. “Ahsen-i takvim” ise, büyük bir biçimlendirmenin en güzeli demek olur. Bu da, maddî ve mânevî her türlü güzelliği içine alır. Allah-u Teâlâ bedenlerin ve uzuvların yaratılışındaki hikmetlerden, faydalardan, ziynet ve meziyetlerden hiçbir kusur ve noksanlık bırakmayıp, hepsini de en mükemmel şekilde yapmıştır.

Hâlik-ı kerîm’in yarattığı en değerli varlık insandır. Göklerde ve yerde bulunan her şey insan için yaratılmıştır.

Bunun içindir ki:

1. Bize lütfettiği vücud nimet ve ziynetleri için Hazret-i Allah’a şükretmemiz lâzım.

2. Dünyadaki nimetleri de sonsuzdur. Her şeyin en güzelini senin için yaratmış, bütün kâinatı sana musahhar kılmış; ay, güneş, yerler, gökler, nebâtat, hayvânat senin hizmetine sunulmuş. Nimetlerinin en güzelini senin için halk etmiş ki, cennet gibi nimetler…

Vücuttaki nimetleri sayamadığın gibi, dünyada da bahşettiği sonsuz nimetleri saymaktan âciz kalırsın.

3. Mânevî nimetlere gelince; hidayeti bahşeden, iman şerefi ile müşerref eden, Hazret-i Allah’a ve Resul-ü Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine varmak için yol tarif eden, ulaşmak için vâsıtalar halk eden, bize iyi ve kötüyü duyuran ve en güzel surette halk eden Hazret-i Allah’a şükretmemiz lâzım.

Bu Âyet-i kerime’yi daha güzel anlayabilmek için Hazret-i Ali -kerremallahu veche- Efendimiz’in şu beyanını okumak lâzımdır. Amma kâğıt üzerinde değil, ruhta okumak ve bunun böyle olduğunu bilmek lâzımdır.

Buyururlar ki:

“Devân sendedir bilmezsin,

Derdin de sendendir görmezsin,

Sen kendini küçücük bir cirim zannedersin,

Halbuki bütün âlemler sende dürülmüştür (de bilmezsin).”

Hazret insandaki bütün sırları açıyor. Bu böyledir. Bu beyanı okuyabilmek insana yeter.

İnsanı öyle mükerrem yaratmıştır ki, kendi nurundan nur vermiş, kendi ruhundan ruh vermiş. O nur ile her şeyi biliyor, o ruh ile her şeyi görüyor.

Allah-u Teâlâ insanı öyle nimetlerle süsledi ki, bunu ancak kendisi bilir ve dilediğine bildirir.

İnsanın ruhu ilâhi nefhanın tezahürü, bedeni ise Allah-u Teâlâ’nın kudretinin surette tecellî eden eseridir.

Allah-u Teâlâ dünya mülkünde ona halifelik gibi üstün meziyet vermiştir. Ona lutfettiği yüksek kabiliyetler sayesinde, bütün varlıklar arasında en mümtaz yerini almıştır. Kâinatta ne ki yarattıysa bir insanda mevcuttur. İnsanı bir takvim hâline koymuştur.

Yeryüzündeki bütün varlıklardan üstün olma şerefini insana Allah-u Teâlâ vermiştir. Bu ancak O’nun tarafından verilen nimet ve ikramdır.

İnsanın en güzel bir biçimde yaratıldığı belirtilen Âyet-i kerime’nin muhatabı Muhammed Aleyhisselâm’dır. İnsan-ı kâmil, hulâsa-i insan odur.

“Asluhu nur cismuhu âdem,

Velekad kerremnâ benî âdem.”

Aslı nurdur, görünüşü beşerdir.

İnsan bütün yaratıkların en mükerremi, o ise bütün insanların olduğu gibi bütün yaratılmışların en mükerremidir. Onun yüzü suyu hürmetine bütün bu faziletlerden insanoğlu da istifade ediyor.

Esfel-i Sâfilîn:

Buraya kadar arzettiğimiz mükerremlik aynanın ön tarafıdır. Arka tarafı ise insanın esfel-i sâfilîne, aşağıların aşağısına düşmesidir.

“Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” (Tîn: 5)

Yaratan, âzâlarla donatan, en güzel nimetlerle merzuk eden Yaratıcı’yı inkâr edip hasım kesilenlerin, hayvanlardan elli derece daha fazla aşağı dereceye düşecekleri ve kendi elleriyle cehenneme yuvarlanacakları muhakkaktır. Onların cehennemden kurtulmaları veya azaplarının hafifletilmesi diye bir şey düşünülemez. Kaçacak bir yerleri yoktur ve hiçbir fert unutulmaz.

Onlar fıtratlarını kötüye kullanan, Hâlik-ı kerîm’in varlığını gösteren eserleri görmemek için gözlerini kapayan, üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmekten kaçınan münkir kimselerdir. Kalpleri katılaşmış ve kararmıştır. Küfür kilitleri ile kilitlenmiş ve kapanmıştır. Artık o kalplere ne nur girebilir ne de iman.

Allah-u Teâlâ’dan ve O’nun yüce dininden yüz çevirip küfre kayanlar, Hakk’ı bırakıp bâtıla sarıldıkça sarılanlar, ilâhî dâvete kulaklarını tıkayanlar, hakikatlere gözü yumuk bakanlar, fıtratlarındaki iyilik ve güzellikleri yitirdikleri için aldandıkça aldanırlar, saptıkça saparlar. Her çirkinden daha çok çirkinleştirilirler. Sâfilinden daha çok sefil, her âdiden daha âdi, her murdardan daha iğrenç olurlar.

Dinden imandan uzaklaştığı zaman, hiçbir mahlûk o kişiden daha aşağıya düşmez. Onun yaptığını hiçbir hayvan yapmaz.

A’lâ’y-ı İlliyyîn:

Allah-u Teâlâ kâfirlerin âkıbetini anlattıktan sonra, iman edenlere verilen nimetleri beyan etmek üzere şöyle buyurmaktadır:

“İman edip sâlih amel işleyenler başkadır.” (Tîn: 6 – İnşikâk: 25)

Onlar Rabb’lerinin hoşnutluğunu kazanmak için, O’nun râzı olduğu şeyleri yaparlar, ibadet ve taatlarını hakkıyla yerine getirilirler. Böylece “Ahsen-i takvîm” üzerinde ömürlerini sürdürürler. Bu gerçek müminler diğerleri gibi aşağıların aşağısına indirilmezler, o derekeye sevkedilmezler, bilâkis yükseklerin yükseğine çıkırılırlar. Gıpta edilecek bir âkıbete ererler.

“Onlar için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.” (Tîn: 6 – İnşikâk: 25)

Dünyada da güzelliklerle iyiliklerle karşılaşırlar, ahirette de büyük ücretler alırlar. Öyle bir mükâfat ki, hakettiklerinden az olmaz ve sonu gelmez. İmanın ve güzel amellerin karşılığı olarak cennetlere nâil olurlar.

İtaatkârların Mükâfatı, İsyankârların Cezası:

Şu husus kesin bir hükümdür ki; Allah-u Teâlâ itaatkârları sevaplar vererek mükâfatlandırır, yüz çevirenleri de azaplara çarptırarak cezâlandırır.

Ey insan!

“Artık bunlardan sonra hangi şey sana dini yalanlatabilir?” (Tîn: 7)

Dine olan ihtiyaç o derece gözler önündedir ki, inkâr edilmesi mümkün değildir. Bu hakikat böyle iken, bunları sana inkâr ettiren nedir? Dinden imandan bîhaber yaşamak kulluğun şânına yakışır mı?

Yarın hesap gelip çatacakken; gerek bugün içinde bulunduğunuz hayat nimetlerine ve gerekse yarının cezâ ve mükâfatlarına nasıl nankörlük edersiniz?

Kerîm olan, Rahîm olan Allah-u Azîmüşân’ın hüküm ve saltanatının hududundan çıkmak imkânı olmadığı halde, O’na karşı nankörlük etmeye nasıl cesaret edersiniz?

O gün gelmeden önce dünyada iken Hakk’a yönelip kulluğunuzu yaparak O’na yönelmeli değil misiniz?

“Allah hüküm verenlerin en güzel hüküm vereni değil midir?” (Tîn: 8)

Allah-u Teâlâ’nın dininden söz edebilmek için ancak O’nun indirdikleriyle hükmetmek gerekir. Çünkü O’nun hükümranlığının tecellîsi budur.

Mülk O’nundur, O’ndan başka hiç kimsenin hiçbir şeye müdahale etmeye hakkı ve salâhiyeti yoktur. Hükmünü hiç kimse değiştiremez. Verdiği kararı hiç kimse bozamaz. Emir, yasak, tedbir ve idare, tam tasarruf yalnız O’na âittir.

Nitekim bir Âyet-i kerime’sinde de şöyle buyuruyor:

“Hüküm yücelerin yücesi Allah’ındır.” (Mümin: 12)

Çünkü O, mülkünde yücedir, dilediğini yapar, dilediği hükmü verir. O’nun verdiği hükümler belirli bir zaman ve asır ile sınırlı değildir. Kıyamete kadar geçerlidir.

Binaenaleyh bütün insanlar ve cinler birleşerek bir araya gelseler, bir Âyet-i kerime’yi inkâr etseler hepsi kâfir olurlar. Çünkü mahlûkun hükmü yoktur, O’nun hükmü esastır. Söz O’nun sözü, hüküm O’nun hükmü, kitap O’nun kitabı, mülk O’nun mülküdür. O’nun sözlerini değiştirecek, temyiz edecek, tashih yapacak hiçbir kimse olamaz.

Zâhiri Mükerremlik:

Allah-u Teâlâ insanı mükerrem yaratmış, onu izzet ve şerefli kılmıştır.

Allah-u Teâlâ gören göze, duyan kulağa, anlayan gönüle ibret olsun, yüceliğine ve yaratıcılığındaki eşsizliğe bir delil olsun diye insanı varlık âlemine çıkarmış; insanoğluna verdiği değeri, ikram edip şereflendirdiğini, onu en güzel bir şekilde ve mükemmellikte yarattığını Âyet-i kerime’sinde haber vermiştir:

“Andolsun ki biz âdemoğullarını üstün bir izzet ve şerefe mazhar kıldık.” (İsrâ: 70)

İnsan niçin mükerremdir? Allah-u Teâlâ yarattığı için, içini ve dışını donattığı için, içinde O olduğu için mükerremdir. Binaenaleyh bu mükerrem olan insanın her organı da mükerremdir, kişiye âit değildir.

Bütün dünya senin olsa bir beden satın alabilir misin? Bir tek organı yapabilir misin? Yaratan O, yaşatan O…

Allah-u Teâlâ’nın yarattığı en değerli varlık insandır. Göklerde ve yerde bulunan her şey insan için yaratılmıştır.

Nitekim bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:

“Görmediniz mi, göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah size boyun eğdirdi.” (Lokman: 20)

İnsanın ruhu ilâhi nefhanın tezahürü, bedeni ise Allah-u Teâlâ’nın kudretinin surette tecelli eden eseridir.

Allah-u Teâlâ dünya mülkünde ona halifelik gibi üstün meziyet vermiştir. Ona lutfettiği yüksek kabiliyetler sayesinde, bütün varlıklar arasında en mümtaz yerini almıştır.

İsrâ Sûre-i şerif’inin 70. Âyet-i kerime’sinin devamında:

“Yaratmış olduklarımızdan çoğuna onları üstün kıldık.” buyuruluyor. (İsrâ: 70)

Yeryüzündeki bütün varlıklardan üstün olma şerefini insana Allah-u Teâlâ vermiştir. Bu ancak O’nun tarafından verilen nimet ve ikramdır.

“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn: 4)

“Ahsen-i takvim”maddi ve mânevî her türlü güzelliği içine alır. Zâhir ve bâtın insana verdiği bütün lütufları kapsar.

Âyet-i kerime’de:

“Allah’ın nimetlerini birer birer saymaya kalkışsanız, icmâlen bile sayamazsınız.” buyuruluyor. (İbrâhim: 34)

Allah-u Teâlâ’nın bir insan üzerindeki nimetleri sayılamayacak kadar çoktur. Bir damla kerih sudan yaratıp, insan suretine çeviriyor. Hem ne nimetler. Hem zahir, hem batın.

Gerek bedeni ve organları bakımından, gerekse mânevî bakımdan insan en güzel biçimde yaratılmıştır. Allah-u Teâlâ’nın verdiği bu kıymet, onun fevkalâde cismânî yapısında, eşi ve benzeri bulunmayan aklî durumunda ve ruhî bünyesinde apaçık görülmektedir.

Mühim olan ise, insanın Allah-u Teâlâ tarafından verilen fazilet ve meziyetini koruması, Rabb’inin kendisine bir lütuf olarak bağışladığı eşsiz emsalsiz nimetlerine karşı O’na nankörlük etmemesi; bedeninin, organlarının, akıl ve zekâsının hikmet ve değerini bilip, her birini en güzel bir şekilde kullanmaya ihtimam göstermesidir.

Bu zâhirde mükerremliktir. Zâhirde mükerremlik olduğu gibi, bâtında da mükerremlik vardır.

Nitekim Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Allah size zâhir ve bâtın her türlü nimetlerini bol bol vermiştir.” (Lokman: 20)

Bâtındaki Mükerremliğe Gelince:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman, sözümüz ona ancak “Ol!” dememizden ibarettir. O da derhal oluverir.” (Nahl: 40)

Yani “Ol!” diyor, oluyorsun. Ve fakat en büyük gaflet, herkes olanı görüyor da olduranı görmüyor. Yani yaratanını bilmiyor.

Görüyor, fakat yarattıklarını görüyor. Oysa her şeyi O yaratıyor, uzuvlarla donatıyor, her birini yerli yerine koyuyor, her birine ayrı ayrı vazifeler vermiş.

Kalbi bir düşünün, günde kaç bin defa kan pompalıyor! Damarları, sinirleri, dimağı, hafıza kuvvetini… Her şeyi yaratmış ve yeryüzüne yaymış. O yaratıyor, O yönetiyor.

Senin aslın bir damla kerih su, o ise çok değersiz bir şey. O çok değersiz bir şeyi dilediği şekilde inşâ etmiş, kendi ruhundan üflemiş. Hiçbir şey yok iken, her şeyi var etmiş. Her canlıyı yeryüzüne yaymış, imtihan için insanları bu dünya sahnesine koymuş, biraz sonra varlığını çekecek, bir avuç gübre olacaksın. Hani sen kendini çok değerli sanıyordun? Meğer bütün değerler Hazret-i Allah’a âitmiş.

Allah-u Teâlâ bedenlerin ve uzuvların yaratılışındaki hikmetlerden, faydalardan, ziynet ve meziyetlerden hiçbir kusur ve noksanlık bırakmayıp, hepsini de en mükemmel şekilde yapmıştır.

Rabbül-âlemin’in bu lutuf ve ihsanları yalnız insanlara mahsus olmayıp, bütün mükevvenatı içine almaktadır. Bunlardan her birine, lüzumlu olan her şeyi verdi. Şekillerini ve suretlerini, güzel çizgilerle ve renklerle süsledi.

Bedenin yaratılışında o kadar ince hikmetler, göz alıcı güzellikler, hayrete düşürücü sanatlar vardır ki, saymakla bitmez.

O güzel yaratıcı her âzâyı yaratıyor, yarattığı her âzâyı nimetlerle donatıyor, terbiye edip yerli yerine koyuyor. Sonra da en güzel bir sıfatla anne karnından dünyaya getiriyor.

Biraz evvel zerre bir kerih su idin, O’nun işlemlerinden sonra güzel bir bebek oldun. O kerih su ile bebek arasında hiç kıyasın var mı? Allah-u Teâlâ’nın yaratıcılığını, donatıcılığını, en güzel şekil verdiğini tefekkür ettin mi? Bir tefekkür et neredesin!

“Şekil verenlerin en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir!” (Müminun: 14)

Bir ressam yüz tane resim yapsa kaç tanesini birbirine benzetebilir? Hâlik-ı Azîmüşân milyarlarca insan yaratıyor, hiçbiri diğerine benzemiyor. Ona göz takmış görüyor, kulak vermiş işitiyor. Ağız ve dudak vermiş, diliyle de konuşuyor. Hafıza kuvveti vermiş, düşünüp zaptediyor. Ona kalp vermiş, onunla bütün âzâları zaptediyor. El vermiş tutuyor, ayak vermiş yürüyor. En güzel, en düzgün şekilde yarattığı gibi, en güzel bir biçimde donatmış.

Allah-u Teâlâ kulları hakkındaki lütuf ve ihsanlarına işaret ederek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Dileseydik oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik. Ne ileri gitmeye ne de geri dönmeye güçleri yetmezdi.” (Yasin: 67)

Allah-u Teâlâ’nın, kullarına olan lütuf ve inayetinin sonu yoktur. Zira yaratılması lüzumlu olanlardan bir tane bırakmayıp hepsini de en mükemmel bir şekilde yaratmıştır. Kalp, beyin, ciğer ve bunlara benzer organlar zaruri olarak lazımdır.

El, ayak, göz ve dil gibi insanın ihtiyacı olduğu, fakat zaruri olmadığı organları da yarattı, hepsini O verdi.

Saçın siyahlığı, kirpiklerin düzgünlüğü, kaşların kavisliği gibi lâzım olmayan, fakat fazlalık da olmayıp güzelliğe sebep olanları da verdi.

Eğer dikkat edersen, bütün bu ilâhi sanatların hepsini bir damla kerih suda bulursun!

Allah-u Teâlâ o bir damlacık kerih sudan bunca hikmetlerini göstermektedir. Bu bir damla suda bu ince sanatları, bu ilâhi hikmetleri gösteren Yaratıcı’nın; aynı zamanda şu muazzam mükevvenattaki gösterdiği hikmetleri bir düşün! Bu ne muazzam bir kudrettir!

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı?” (Nâziat: 27)

Gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri, görünen ve görünmeyen bütün varlıkları, güneşi, ayı, gezegenleri, melekleri… Bütün bunların hepsini “Ol!” emri ile yaratan Allah-u Teâlâ için; insanları yaratmak, bütün bu varlıkları yaratmaktan elbette daha güç ve çetin değildir.

“Gerçek hükümdar olan Allah çok yücedir!” (Tâhâ: 114 – Müminun: 116)

Yaratmak, yok etmek, hayat vermek ve öldürmek suretiyle mülkünde tasarruf sahibidir. Boşuna bir şey yaratmaktan münezzehtir.

Mükerrem İnsan Kimdir?

Aşağılık İnsan Kimdir?

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş kurtulmuştur. Onu kirletip örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır.” (Şems: 9-10)

Dünyayı düşünüp nefsin arzularına uyan, Hakk ve hakikatten uzaklaşıp şeytan ile arkadaş olan kimse aslâ mükerrem insan olamaz. Süflî arzular peşinde oldukları için suretâ insandırlar, icraatları hep hayvanîdir.

Bu suretle de bu işleri kökünden bozarlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Kahrolası insan, ne kadar da nankör!” buyuruyor. (Abese: 17)

Diğer bir Âyet-i kerime’sinde ise şöyle buyuruyor:

“Çünkü insan çok zâlim ve çok câhildir.” (Ahzâb: 72)

İnsan Allah-u Teâlâ’nın verdiği ve vereceği nimetleri düşünmez de, değersiz şeyleri arzu eder ve onların peşinde koşar.

Bunun için bakıyorum; kimi biçiliyor, kimi de kökten çıkarılıyor ve fakat bundan da kimsenin haberi yok.

Bize hizmet gerekir, köşe kapmak değil, yağlı kemiğin ise talibi çoktur. Çünkü onların imanı yoktur, yani imanları suretâdır.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolunursunuz.” buyuruyorlar.

En büyük aldanma bu noktada, burası kapalı olduğu için kimse farkında değil.

Kullarını imtihana çekmek için onlara dilediği kadar ömür ve ruhsat vermişti. Ruhsatı aldı, ruhunu çekti. Haydi yürü, haydi bak, haydi tut, haydi düşün!

Hani sen kendini müstakil zannediyordun? Ruhsatı aldı, ruhunu çekti. Bir saman çöpünden farksız kaldın. Biraz sonra da leş olacaksın. Hani sen kendini beğeniyordun ve her şeye benim diyordun! Meğer her icraatın O’nunla imiş, amma bunu bilemedin. Sahib-i hakiki ruhunu çekince mi bunu anlayacaksın? Oysa bunu hayatta iken anlamak gerekiyordu. Çünkü insanı mükerrem yaratmıştı. Bu güzel işleri, bu güzel düşünceleri insana bahşetmişti. Amma sen nefsine tâbi oldun, şeytana uydun ve Cenâb-ı Hakk’ı tanımaya imkân bulamadın. Dolayısıyla da hakikati bulamadın. Bütün yaşayışın zandan ibaretti.

“İnsan, bizim kendisini kerih bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, şimdi o apaçık hasım kesilmektedir.” (Yâsin: 77)

Âyet-i kerime’sinde belirtildiği üzere zaman zaman Allah-u Teâlâ’ya hasım kesiliyordun.

Bu kadar ikramlar ihsanlar karşısında Yaratan’a hasım kesilmek insan işi midir? İnsan bunu ancak hayvandan elli derece aşağıya düştüğü zaman yapabilir.

Burada çok anlatmak istediğimiz şey var. İnsan sıfat-ı hayvaniyede, hayvandır ama tanınır. Aynı şekil üzerinde mevcuttur. Cehennem de böyledir, insan yanmıştır kömür olmuştur ama kim olduğu belli. Onun için insan bu sıfat-ı hayvaniyeyi izale etmedikçe insan olamıyor. İnsan-ı kâmil zaten olamıyor.

İnsan-ı kâmil olanın durumu şöyledir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Mümin-i kâmil olanlar Allah katında bazı meleklerden de efdaldir.” (İbn-i Mâce)

Bu fazilet, kişinin nefsine galebe çalması ile mümkündür.

Bu ulvî ruhun bu hale gelişi süflî olan nefse galebe çalışındandır. Fakat bunlar çok nadirdir. Nefis vücudu işgal ederse, ruhu esir alırsa, hükümsüz hale getirirse artık o hangi hayvani sıfatla mütenasip ise o sıfatın icraatını yapar.

Allah’ım bizi sıfat-ı hayvaniyeden kurtarsın, sıfat-ı insaniyeye nail etsin.

Çünkü ne sıfatla öleceğiz, ne sıfatla dirileceğiz, belli değil.

Kin, kibir, gadap, şehvet, hased, riyâ, tamah, ucb… gibi kötü sıfatlar kalb hastalıklarıdır. Kâmil bir mümin olabilmek için kalpten bu sıfatları bir bir izâle etmek icabediyor.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde:

“Kötülüklerin zâhir ve bâtın olanlarından uzak bulununuz.” buyuruyor. (En’âm: 151)

Zâhirî ve bâtınî günahları terketmek vaciptir. Herhangi bir kötülüğü alenen yapmak caiz olmadığı gibi; haset, riyâ, kibir… gibi kalben düşünülüp gizlice yapılacak şeyler de haramdır.

Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Günahların zâhirî olanını da bâtınî olanını da bırakınız. Çünkü günah kazananlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” (En’âm: 120)

Kalp temiz olursa kişiyi ibadet ve taata sevkeder. Hasta insan güzel yemeklerin lezzetini anlayamadığı gibi, mâsivâ batağına düşmüş bir kalp de ibadet ve taatın lezzetini anlayamaz. Hasta olan kalbin temizlenmesi lâzımdır.

Bunun için Seyyid-i kâinat Sebeb-i mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’inde buyururlar ki:

“Zikrullah kalplerin şifâsıdır.” (Münâvî)

Hased, riyâ, kin, kibir, şehvet, gadap, yalancılık gibi ahlâk-ı zemimeler insanda bulundukça o kalp hastadır. Sıfatı da sıfat-ı hayvâniyedir. Bunun da tek çaresi ve tek ilâcı Hazret-i Allah’ın nurunun, zikrinin ve fikrinin o kalbe girmesidir. Böylece yavaş yavaş ahlâk-ı zemimeler gider, bir gün olur nurlanır ve nazargâh-ı ilâhi olan o kalp birçok tecelliyatlara mazhar olur.

İnsan, hayvani sıfattan kurtulup insani sıfat takınması, Yaratan’ını bilmesi ve bulması için gönderilmiştir. Kim ki bunları yaparsa Hakk’ın kulu olur, bunları inkâr ederse şeytanın kulu olur.

Meselâ bir hayvanı ahırdan çıkardın, o ahırı temizlersen, tebdil edersen, dayarsan, döşersen, orası oda haline gelir. Biraz evvel ahır idi, şimdi oda oldu. Ahıra padişah girmez amma, odaya padişah girer.

Sen kalbini ahıra çevirdin, pis orada her an pisliyor. Pisi atmadıkça, orayı dayayıp döşemedikçe, ibadet ve taatla nurlandırmadıkça, hiçbir zaman oraya padişah gelmez.

“Kalp sarayın eyle pak,

Şayet gele Sultan sana.”

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” (Ahzâb: 4)

O’nun bulunduğu kalpte nefis ve mâsiva yaşamaz, O’nun bulunmadığı bir kalpte her şey bulunur amma O bulunmaz.

Ahır haline getirdiğin kalpten pisi çıkar ki orası nurlansın. Bütün letâfatını bu şekilde nurlandırırsan için de nur olur.

Allah-u Teâlâ insanın kalbini kötü sıfatlarla bir bir örtmüştür. Mümin-i kâmil olabilmemiz için bu hayvani sıfatları bir bir izale etmemiz icabediyor. Etmezsek bu hakikat husule gelmez.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Andolsun ki biz Âdemoğulları’nı üstün bir izzet ve şerefe mazhar kıldık.” buyuruyor. (İsrâ: 70)

Acaba bütün insanlar bu vasfa haiz midirler? Hayır. Zira serkeş nefsinin kötülük dizginlerini salıverip, gayr-ı meşru tecavüzleriyle şeriatı, tarikatı, hakikati çiğneyen ve süflî arzularının esiri olan insanlar asla mükerrem olamazlar.

Mükerrem vasfına nâil olabilmek için nefsi tezkiye, ruhu talim ve terbiye etmek gerekiyor.

İçindeki pisliği çıkar, o şeytanın iğvası ile hareket ediyor.

Sıfat-ı hayvâniyeden arınman ve kurtulman için, kalbinin nurlanması için odanı temizle. Islâh olsun ki nefsin iman etmiş olsun.

Nefsini Tezkiye Eden, Temizleyen Meleklerden Üstün Olur:

Nefsin tabiatında şehvete, günaha ve kötülüğe meyil vardır. Gücünü hep o yönde kullanır. Onun özelliği böyle olduğu için, insanoğlu sırf kendi nefsine kalırsa, her türlü fenalığa sürüklenir.

Ukbe bin Âmir -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Vallahi ben, vefatımdan sonra Allah’a şirk koşmanızdan korkmuyorum, fakat nefislerinize uymanızdan korkuyorum.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 661)

Nefis yedi başlı bir ejderdir. Haset, riyâ, kin, kibir, şehvet, gadap, yalancılık… gibi hayvânî sıfatlardan hangi sıfatta kişiyi yakalarsa, onu alır cehennemin ortasına kadar götürür. Tahribatı dış düşmandan daha büyüktür. Eğer dizginlenmezse Allah-u Teâlâ’nın koyduğu hudutları aşar, gayesine ulaşır. Bu hudutları aşan kimse, kendisini uçurumdan attı demektir.

Bir Hadis-i kudsî’de:

“Nefsine düşman ol. Çünkü o bana karşı düşmanlık ve harp ilân etmiştir.” buyuruluyor.

Kişi onun hakkını ona vermeli ve yoluna devam etmelidir. Ve fakat onun arzusuna kapılmamalıdır.

Nefis her iyiliğe engel olmak isteyen, her kötülüğün kapısını açan arkadaştır. Kişinin bu dünyada da arkadaşıdır, kabirde de arkadaşıdır, mahşerde de arkadaşıdır, cennette ve cehennemde de arkadaşıdır.

Nefsin arzu ettiğini yapmamakla muvaffak olunur. Nefsin arzusu ile Hakk yoluna giderken dahi, kişinin arkadaşı nefistir ve şeytandır.

Nefis nuru çamurla örtmek ister. Uykudan uyanınca, çamur kalkınca kendisini görür.

“O gün her nefis iyilik ve kötülük olarak ne işlemişse önünde hazır bulur.” (Âl-i imrân: 30)

Allah-u Teâlâ diğer Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:

“Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş kurtulmuştur.

Onu kirletip örten kişi ise ziyana uğramıştır.” (Şems: 9-10)

Nefsini günahlardan temizleyip takvâ ile terbiye etmek suretiyle feyizlendiren kimseler gerçek kurtuluşa ermişlerdir.

Ebu Zerr-i Gıfâri -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

“En iyi cihad, insanın kendi nefsânî arzularıyla Allah rızâsı için yaptığı cihaddır.” (Câmiu’s-sağîr: 1247)

Gerçekte insanın nefsini temizlemeye çalışması, nefsin arzularına karşı kendini tutma hususunda sabretmesi ve kendini buna zorlaması; sonunda faydası kendisine âit olan bir vazifedir.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Kim mücahede ederse kendi öz nefsi için mücahede etmiş olur.” (Ankebût: 6)

Nefsinin her isteğini yapan kimse cehenneme düşer. Nefsin istemediği kulluk ve fedakârlıkta bulunanlar ise cennete girerler.

Nefsini ayağının altına alırsan vezir olursun. O seni ayağının altına alırsa rezil olursun. Cennet de hak, cehennem de hak. Nefsine dersin ki; “Ey nefis! Tercih et!” O kadar…

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyor:

“Cehennem nefsin istekleri ile, cennet de nefsin hoşlanmadıkları ile örtülüdür.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2035)

İnsan, tuzaktaki daneyi görüp ona yaklaşan kuşa benzer. Kuş danenin arkasında kendisini bekleyen tehlikeyi görmediği için tuzağa düşer. İnsan nefsinin arzularına uyarsa, sürüklenmekte olduğu cehennemi göremez.

Abdullah -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“Cennet sizin her birinize ayakkabısının bağından daha yakındır. Cehennem de böyledir.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2036)

Nefsin esaretinden kurtulamayan insan, yaşayan ölü gibidir. Dünyaya niçin geldiğini, nereye gideceğini bilemez. İki günlük ömründe sermaye toplayamadan gider.

Niçin Hayvan Gibidirler?

Yerdeki ve gökteki, canlı ve cansız her şey Cenâb-ı Hakk’ı zikretmektedir. En çok cemâdat, sonra nebâtat, sonra hayvanat ve insanlar.

Allah-u Teâlâ’yı en çok cemâdât yani dağlar taşlar… tespih eder. Halbuki biz onları ölü zannediyorduk. Sonra nebâtât, sonra hayvânât, sonra da insanlar tespih ederler.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Yedi gök ve yer, bir de bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ve tenzih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O halim olandır, çok bağışlayandır.” (İsrâ: 44)

Bir hayvan, hayvan olarak yaratılmış, fakat zikirle tesbihle meşgul.

İnsanlardan da kim Allah-u Teâlâ’yı zikrederse, O’na iman edip sâlih ameller yaparsa, bazı meleklerden de üstün mertebeye ulaşır.

İnsanlar Allah-u Teâlâ’yı tesbih etmekle terakkî ederler. Gerçek mânâda tespihe erenler o tespih sebebiyle o kadar terakki ederler ki bu zikir ve tespih sayesinde bazı melekleri dahi geçecek kadar yükselebilirler.

Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudât -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Mü’min-i kâmil olanlar, Allah katında bazı meleklerden de efdaldir.” (Münâvi)

Ve fakat bunca nimetlerle yaratan, âzâlarıyla donatan, en güzel nimetlerle merzuk eden Yaratıcı’yı inkâr edip hasım kesilenin, hayvanlardan elli derece daha fazla aşağı düşeceği muhakkaktır. Zira insana verdiğini kimseye vermedi.

Yani insan olarak yaratıldığı halde Allah-u Teâlâ’nın tespihini terk eden inkâr eden kimseler de hayvandan elli derece daha aşağı düşer.

Diğer bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:

“Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah’ı tespih eder.” (Saff: 1)

Yer tespih ediyor gök tespih ediyor, her zerre tespih ediyor, her ağaç tespih ediyor, her ağacın üzerindeki meyve tespih ediyor. Fakat Allah-u Teâlâ “Siz anlamazsınız” buyuruyor. Bu tespihi duyanlar var.

Bir keresinde Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri’ne dalından yeni kopmuş bir elma getirdiler. Oradakilere “Bu elmadan yemeyin.” buyurdular. Bir saat kadar sonra yemelerine izin verdiler. Bunun hikmeti sorulduğunda “Onlar tespih ediyorlardı, tespihleri yeni bitti.” buyurdular.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tespih eder.” (Teğabun: 1)

Kelbe kelp deriz hakir görürüz. Halbuki onda ibret alacağımız birçok huylar ve meziyetler vardır da bilmeyiz.

Meselâ Ashâb-ı Kehf’in kelbini ele alalım. Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde:

“Köpekleri de mağaranın giriş yerinde iki kolunu uzatıp yatmaktaydı.” buyuruyor. (Kehf: 18)

Ashâb-ı Kehf, imanlarını korumak için vatanlarını terk etmeleri sebebiyle Allah-u Teâlâ’nın büyük bir lütfuna erdiler. Kelpleri de onlara bağlılık ve sadakatinden dolayı, Kur’an-ı kerim’de Ashâb-ı Kehf ile birlikte anılmıştır.

Hüdhüd kuşunun Süleyman Aleyhisselâm’a Sebe kavmi hakkında söylediği Âyet-i kerime’lerde geçen şu sözleri ne kadar düşündürücüdür:

“Sana Sebe’den gerçek bir haber getirdim. Ora halkına hükümdarlık eden bir kadın buldum. Her şeyden kendisine bolca verilmiş, büyük bir tahtı da var. Onun ve kavminin Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan onların yaptıklarını güzel göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuş. Bu yüzden onlar hidayeti bulamıyorlar.

Göklerde ve yerde gizli olanları ortaya koyan, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye.

Allah O’dur ki O’ndan başka ilâh yoktur. O, büyük arşın Rabb’idir.” (Neml: 22-26)

Nice beyinsizler, insan suretinde hayvanlar var. Yaratanını tanımıyor, zikrini de yapmıyor. Dolayısıyla Hazret-i Allah’ı bilmiyor ve bulamıyor. Küfür içinde bulunuyor, inkârında inat ediyor.

O ki, insan suretinde yaratıldığı halde yaratanını bilmiyor. Bir hayvan ise, hayvan olarak yaratıldığı halde yaratıcısını biliyor ve zikrini de yapıyor. Şimdi hangisi daha efdal, hangisi üstün?

Âyet-i kerime’de:

“Onların kalpleri vardır fakat anlamazlar. Gözleri vardır, fakat görmezler, kulakları vardır, fakat işitmezler.

Onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapık ve şaşkındırlar.” buyuruluyor. (A’râf: 179)

Hakk’ı bırakıp bâtıla sarıldıkları için Allah-u Teâlâ onları bu hâle düşürmüştür.

Ve yarın mahşer gününde Hazret-i Allah hayvanlara “Toprak olunuz!” diye emrettiği zaman, bütün hayvanlar toprak olacaklar. Bu durumu görünce onlar da hayvanlar gibi olmayı çok arzu edecekler, fakat elli derece daha aşağı düştükleri için olamayacaklar.

Allah-u Teâlâ bu durumlarını şöyle haber veriyor:

“O gün kâfir ‘Ah ne olurdu, ben toprak olaydım!’ der.” (Nebe: 40)

Hayvandan da aşağı. Çünkü hayvan Yaratan’ı biliyor, tesbihini de yapıyor.

Ruh İle Nefsin Mücadelesi:

Nefis nedir? Ruh nedir? Letaif nedir? Bir kere iç alemine dön. Nesin? Nerede ne var? Ondan sonra yola çık. İnsan iç alemini öğrenmedikçe dıştan hiçbir şey anlayamaz.

Farz-ı muhal; bir insanın sıfatı hayvaniyeden, sıfat-ı insaniyeye dönmesi lâzım. Bunu kimse bilmiyor. Niçin? Üzerinde durmadığı için. Bu nasıl oluyor. Şimdi Cenâb-ı Hakk nefsi ayrı halketmiş, ruhu ayrı halketmiş ve bunların vücutta yerleri ayrı ayrıdır. İnsanda; “Kalp”, “Ruh”, “Sır”, “Hafâ” ve “Ahfâ” bunların hepsi mânevi odalardır. Eğer nefis bunların hepsini işgal etmişse nefis kumanda eder. Hani bir tabir var: “Hırsız hırsızlığı ile fahişe fuhşu ile iftihar eder.” Niçin? Vücutta artık hüküm onun. Yani nefis direksiyonu ele geçirmiş, istediğini yaptırıyor. Halbuki insan bunun için yaratılmamıştı. Fakat intisaptan gaye nefsin işgalinden kurtulup, ruhu zafere ulaştırmak.

Bu da nasıl olur? Cenâb-ı Hakk nasip ederse bir rehberi sadıka ulaştırır. O da ona zikir verir, zikir yapa yapa yapa, nefis zulmanî, zikir nuranî olduğu için, o nura tahammül edemez, odaları boşaltmaya başlar. “Nefs-i kül” odasından çıkarılırsa, vücutta hakimiyeti ruh ele geçirir. Artık letaif ampulleri yanar. Artık kötülüklerden nedamet eder, kemâl yollarını bulur. İnsan hangi sıfatta ise o sıfatla öleceğini, o sıfatla dirileceğini bilsin. Fakat bu nefsin sıfatıdır. Ruh nedir, nefis nedir, ruhaniyet nedir, lâtife nedir? Kalp, sır, hafâ, ahfâ gibi lâtifeler nedir? İnsan, bunları zikir ede ede nurlandırması lâzım geldiğini, nefsi o şekilde oradan çıkarmak icap ettiğini, ancak bunlar ıslâh olursa sıfatını değiştirebileceğini, aksi halde hayvan olarak yaşadığını ve hayvan olarak öleceğini iyi bilsin.

Bugün hangi ihvan uğraşıyor? Bunlar ıslah olmadıkça sıfat-ı hayvaniye gitmiyor, sıfat-ı hayvaniye gitmedikçe yarın mahşerde hayvan olarak çıkacak. Sıfat-ı hayvaniyeden kurtulalım, insan olarak mahşere çıkmaya çalışalım.

Dedik ki; “Hırsız hırsızlığı ile fahişe fuhşu ile iftihar eder.” Bunların sebebi nedir? Nefsi zaferine ulaşıyor ve herkese ilân ediyor. Neyi ilân ediyor? Küfrünü ilân ediyor. Hiç farkında değilsiniz değil mi? Küfrünü ilân ediyor.

Zinâ yapan da, hırsızlık yapan da imansızdır. İmansız gidiyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde: “İmanlı olarak hırsızlık yapamaz.”, “İmanlı olarak zinâ yapamaz.” buyuruyor.

“Bir kul zinâ ettiği zaman, iman nûru kalbinden çıkar, bir gölge gibi başının üstünde durur. Ancak tam bir tevbe ettiği zaman dönüp kalbine girer.” (Camiüssâğir)

“Bir kimse zinâ ederse imanı ondan çıkar. Şu kadar var ki tam bir pişmanlıkla hâlisan tevbe ederse affolunur.” (Tirmizî)

Binaenaleyh insanın içinde hükmeden odur. Ne hükmedecek? Hayvani sıfatı hangi icraat üzerindeyse o icraat üzerinde yapmak ister. O kişiyi o icraat ile hemhâl etmek ister. Tabi Hazret-i Allah’a uygun değildir. Emirlerine uygun değildir. Fakat o dinlemez “Benim dediğim olsun!” der ve hayvani sıfatı hangi sıfatta ise o sıfatla icraat yapar.

Herkese saldıranlar köpek sıfatında, düşmanlık yapanlar yılan sıfatında, hilekârlar tilki sıfatında, hırsızlık yapanlar fare sıfatında, nankörlük yapanlar kedi sıfatında, kıskanmayan kimseler domuz sıfatında…

SondakikaWorld CEO | Co Founder | Web Developer | Graphic Designer

Tepkiniz nedir?

İlgili Yazılar

1 of 10.896

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir